.

.

27 Ocak 2016 Çarşamba

Kerameti iktidardan menkul liberallerde akıl fikir arayanlar

KERAMETİ İKTİDARDAN MENKUL LİBERALLERDE AKIL FİKİR ARAYANLAR/Taylan Kara
Bir bilinç hastalığı: kerametbulmaoyunu... 
Her şeyde “keramet” bulmak, popüler bir solcu hastalığıdır. Yeterince karıştırılırsa her şeyde “keramet” bulabilirsiniz. 
“Adam”(1), yıllarca iktidara övgüler düzer,  iktidar partisinin gençlik kollarında ders verir; sen onda “keramet” bulursun.
“Adam”, sultan kahvaltılarında reçellik yapar, sen onda hala “keramet” bulursun.
“Adam” Metin Lokumcu’ya ergenekoncu imasında bulunur, M.Lokumcu’nun çevresindekilere darbeci der (2); sen onda “keramet” bulursun.
“Adam” en şiddetli saldırılarda iktidarın gönüllü PR malzemesi olur, “akil adam” olarak halka iktidarı parlatır, sen onda “keramet” bulursun. 
“Adam” iktidarla girebildiği her türlü ilişkinin içindedir; iktidarın kanallarında dolarla maaş alıp program yapmakta, her gün iktidar borazanı kanallarda izleyicilere “evrenin sırları”nı anlatmakta, iktidarın “sol” yandaşı olarak ideoloji üretmektedir. Sen, böyle bir “ifrazat”ı bile karıştırıp “keramet” buluyorsun. 
“Adam”, dünyanın en alçak mezhep savaşının arefesinde, “yargıdaki Alevi vesayeti”nden söz etmişti (3). Şimdilerde tu kaka ilan edilse de zamanında, hayvanat bahçesine seçilecek hayvanların bile malum bir gruptan olması için neredeyse mülakatla alındığı bir dönemde, bir devletin bütün organlarının kılcallarına kadar tek bir cemaate kapalı gişe sunulduğu bir zaman diliminde, “keramet bulunan adam”ın aklına Türkiye’de cemaat diye gele gele Alevi cemaati gelmekteydi. Sen bunda bile “keramet” bulabildin. 
Ne denebilir ki sana? Bulduğun şeyin “keramet” olmadığını nasıl anlatmalı? 
“Adam”, 15 yıl sivil toplum-vesayet edebiyatı yapmış ve sonunda ulaştığı nokta hükümet destekçiliği olmuştu. Sen onda “keramet” bulmuştun.
Avrupa’da 40 yıl önce yenmiş, yutulmuş, bitmiş düşüncelerle geviş getiren bu “fikir acentaları”na yıllarca büyük düşünür muamelesi yaptın. Yıllarca kendi yayın organlarını sonuna kadar bu “geviş getirici”lere açtın. Taşrada birçok destekçin için adeta bir var olma sembolü olan gazetelerini bu “gevişken”lere açtın, sayfalarını bu kusmuklarla yıkadın, okurlarının bilincine bu kusmukları pompaladın. Bizzat senin yayın organlarının sayfalarında sana ve değerlerine küfretmelerine izin verdin. 
Yıllardır “keramet” arıyorsun, yüzlercesini buldun da. 
Romanlarında, senin “kavgamızda yaşıyor” ya da “ölümsüzdür” diye her yıl andığın kahramanlarının aslında birer psikopat, seks manyağı kişiler olduğunu yazan küfür romancısı, yıllardır senin başucu yazarındı. Öğlen mezarı başında anıp “ölümsüzdür” diye slogan attığın yoldaşının, zavallı bir korkak olduğunu öğrendin o “demokrat” yazarın başucundaki romanından. İdam sehpasında kendi taburesini tekmeleyen kahramanlarının, bu küfür romanlarında aslında korkudan altına işediğini okurken hiç utanmadın. Bu aşağılık yalanlar, bu iğrenç küfür romanları seni hiç rahatsız etmedi. Çünkü sen “keramet avcılığı” yapmaktaydın. Bütün değerlerini aşağılayan, bütün kahramanlarına hakaret eden küfür romanlarını “başyapıt! başyapıt!” diye göklere çıkardın. 
Adam bildiğin bir arabesk şarkıcısıydı. Çok dinlenmekte, kasetleri çok satmaktaydı. Açıktır ki bu durum senin için bir nitelik belirtisi olamaz. Adam, “sevelim, sevilelim”,  “dünya hepimizin” diye iki suya tirit cümle söylediğinde, sen hemen kendi derginin kapağına koyup adama Marx muamelesi yaptın. Sayısız kez senin dergilerine kapak oldu, gazetelerinde söyleşi yaptın, sıradan şarkılarındaki derin “keramet”ler üzerine zorlama yazılar yazdın. Bulduğun şeyin “keramet” olmadığını anlaman için iktidarın kahvaltısında muktedirle el ele, göz göze mi görmen gerekiyordu? Yanılan o arabesk şarkıcısı değil sendin, sensin, hep sensin. 
Yanılgın hep bu “keramet arayışı” içinde olmandan kaynaklanmaktaydı. 
Yazar, Orhan Kemal’in sanat anlayışıyla taban tabana zıt bir yerdedir. Her fırsatta toplumcu gerçekliği aşağılamakta, toplumcu gerçekçiliğin karşıtı olduğunu hiç mi hiç saklamamaktadır. G. Lukacs için, “Macar köylüsünü başımıza estet diye çıkardılar” ifadesini kullanan, Orhan Kemal ile taban tabana zıt bir yazarın Orhan Kemal’in sanat anlayışına tamamen zıt romanında bile “keramet” bulup bu romana Orhan Kemal ödülü verdin. Bu kitabın, “Gezide ölenlere ithaf edildiğini görmek”, “keramet” bulman için yeterliydi belki.
Piyasa edebiyatının aparatı sıradan yazarların roman diye çıkardığı beşinci sınıf gülünç kitapları yıllarca “başyapıt” diye okurlarına pompaladın, onlara ödüller verdin. “Keramet ihtiyacı”nı yıllarca bu “büyük muhalif”! edebiyatçılardan karşıladın. On yıllarını hapiste geçiren sayısız yazarın, hiçbir hükmü olmadan yıllarca hapiste kalan sayısız insanın gık demeden hapis yattığı bir ülkede, bu piyasa yazarları ödenmemiş çek nedeniyle bile mahkemeye düştüğünde, bu durumu onların “muhalif”liğinin bedeli olarak yorumladın; bunu düşünce suçu olarak yansıttın ve böylece gerçekten bedel ödeyen onlarca-yüzlerce insana hakaret ettin. Gerçekten bedel ödemekte olan yazarlar için tek satır bile yazmamışken bu sahte muhaliflerin öksürmelerini bile manşetten verdin. Yeni kitabının çok satması amacıyla planlanmış suya tirit demeçleri, her an çark edilebilecek elastik sözleri, hesap kitap yapılarak söylenmiş sevimli “muhalif” sözleri, “ünlü yazardan hükümete sert eleştiri” diye yazdın. Avrupa fonlarıyla yazılmış akmaz kokmaz yazılarını, okurlarına  “muhalefet manifestosu” ya da “ünlü yazar iktidara rest çekti” diye sundun.  
Bunların birer vasat edebiyatı üreteçleri, toplumu aptallaştıran ve estetik beğenilere tecavüz eden berbat yazarlar olduğu anlaman için 30 yıl geçmesi mi gerekiyordu? 
Bu yazı uzatılabilir, “keramet arayışı”nın yüzlerce örneği isim isim, olgu olgu verilebilir, onlarca sayfa daha yazılabilir.
Ancak şimdi anlayabildin.
Acaba anlayabildin mi?  
Yıl oldu 2016... Şimdi bile bunca şey olmuşken, 2016 yılında, “AKP otoriterleşiyor mu?” başlıklı bir yazı yazdığında, “helal olsun adama/kadına” diyerek “keramet bulmak” için eşelemeye devam ediyorsun. 
Bulduklarının “keramet” olmadığını anlaman için bu kişilerin illa ki iktidarın danışmanı mı olması gerekiyordu? 
Bulduklarının “keramet” olmadığını anlaman için illa iktidarın bakanı mı olması gerekiyordu? 
Bu “keramet” bulma arayışı ile karıştırdıkça ortalığa yaydığın dayanılmaz kokunun sorumlususun. 
Artık “keramet” aramaktan vazgeçmedikçe bu dayanılmaz kokuda senin de payın olmaya devam edecek. Nesneleri ve kavramları adlarıyla çağırmayı öğrenmedikçe, bu katlanılmaz kötülük iklimi ağırlaşarak bilinçlerimiz üzerinde tepinmeye devam edecek. Ne dersin? Artık bu “kerametbulmaoyunu”na son verme zamanı gelmedi mi?
----------------------
1. Adam: Burada kullanılan “adam” sözcüğü, sözlük anlamıyla değil, Murat Belge’nin linkteki yazısında Metin Lokumcu hakkında kullandığı anlamıyla kullanılmıştır. 
http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/murat-belge/potsdam-dan/16445/
2. http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi-basaran/bu-hukumetten-beklentim-kalmadi-artik-1054992/
3. http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/murat-belge/cemaat-ve-yargi/8855/

25 Ocak 2016 Pazartesi

Oligarkın Ölümü ve sosyolog Emre Kongar’ın Methiyesi

Emre Kongar, Mustafa Koç’un ölümü üzerine yazdığı yazıya “Demokrat ve Uygar Bir Burjuva” başlığını atmış. Bu başlığın söylediğinin külliyen yalan olduğunun sezgisiyle yazının yarısını ortaçağın senyör ve serf mücadelesine, Fransız İhtilaline ve bu tarihten çıkarılmış “devrimci burjuva” safsatasına ayırmış. Türkiye’nin en büyük tekelinin, Koç Holding’in patronu ölüyor ve Türkiye’nin bir zamanlar en ciddi ve saygın gazetesinin, artık olmayan başyazarının sütunlarını işgal eden bir sosyolog, onunla ilgili yazısına ortaçağ ve Fransız devriminin vulgar tarihçesiyle başlıyor. Bu tarihçeye göre, burjuva sınıfı bütün ilerlemelerin ve özgürlüklerin kaynağı. Hatta Karl Marx ve onun insanlığı özgürleştirecek bir sınıf olarak baktığı işçi sınıfı bile burjuvazi sayesinde var.
Emre Kongar’a göre, demokrasi burjuvazi ile işçi sınıfının sınıf çatışmasından doğuyor. Ama burada bile “akıllı” burjuvanın öncü rolünü görmek gerekiyor: “Demokrasi ve insan hakları, teknolojik ilerlemeler sonunda ortaya çıkan bütün bu sınıfsal mücadeleler sırasındaki kanlı olaylar ve siyasal devrimlerle gelişmiştir. Bu gelişmede, çöken bir rejimin altında kalarak tümüyle yok olmamak için, elindeki sermayenin sömürüsünü kabul edilebilir sınırlara çekmeye razı olan ‘akıllı’ burjuvazinin rolü büyüktür.” (Emre Kongar, Cumhuriyet, 22 Ocak 2016)
Bekleneceği gibi burjuvazinin Avrupa tarihçesinden Türkiye tarihçesine geçiyoruz. Bu tarihçe içinde Koç Ailesinin tarihçesi, bir bakkal dükkânından başlayışıyla ideal bir örnek oluşturuyor. “Türkiye Cumhuriyetinin mucizevi kuruluşunun sınıfsal temellerini oluşturan bir simgedir.” diyor Emre Kongar ve şu yargıya varıyor: “Koç ailesi, kendisini var eden Atatürk Cumhuriyeti’ne olan bağlılığından hiç sapmamıştır.” Kongar’a inanacak olursak, Cumhuriyet’in kurucu partisi CHP’nin bile Y-CHP’ye başkalaşarak, Atatürk Cumhuriyeti’ne ihanet ettiği bir dönemde, Türkiye’nin en büyük tekelinin, aynı gazetenin iki ayrı haberine göre, 55 bin veya 80 bin işçinin çalıştığı işletmelerin sahibi Koç ailesi, Atatürkçü ve cumhuriyetçi olmayı hâlâ sürdürüyor. Onlarca kitabın yazarı sosyolog söylerse inanacaksınız.
Diktatörle kol kola demokrat burjuva
Bugün “demokrat ve uygar bir burjuvanın” var olabileceğine gözü kapalı inanacaksınız. Sakın gözünüzü açıp bakmayın. Mustafa Koç’un ölümünden 12 saat önce kiminle görüştüğünü görmeyin. Emre Kongar’ın bu zoraki ve kaçınılmaz bir görevle yazılmış methiyesine kaptırın kendinizi.
Emre Kongar, bir sosyolog değil de, bir bilim insanı olsaydı, ülkenin en büyük sermayedarının ölümünün otopsisini yapabilirdi. Bu otopsiden çıkan sonuçlara bakabilseydi, “demokrat ve uygar bir burjuvanın”, ölümünden 12 saat önce, Türkiye’de bütün hürriyetleri ve hukuksal güvenceleri ortadan kaldıran bir rejimin kurucusuyla ne görüştüğünü araştırabilirdi. Bunun, cumhuriyetin getirdiği laikliği, kurduğu kamu iktisadi teşekküllerini, azçok yurttaşlık bilinci kazandıran laik eğitimi ortadan kaldıran, Yalçın Küçük’ün deyişiyle “ancien regime” (eski rejim) haline getiren bir diktatörle aylık olağan görüşmelerden biri olduğunu öğrenince düşünmesi gerekirdi. Türkiye’nin yediden yetmişinin bir diktatörlük düzeni içinde yaşadığımızı gördüğü ve yarısına yakınının bundan kurtulmak için siyasal çareler aradığı bir toplumda, “demokrat ve uygar bir burjuvanın” nerede durduğunu ve neden bu kavramlarla hiç ilgisi olmadığını apaçık görebilirdi. Eğer bir bilimci gözüyle baksaydı, emperyalizm çağında ne demokrasinin, ne uygarlığın ne de demokrat burjuvazinin kaldığını bütün sonuçlarıyla gözlemleyecekti.
Bitmeyen el koyarak sermaye birikimi
Emre Kongar’ın, sosyologca, bir “mucizevi” kuruluşla geçiştirdiği dönem, Türkiye’de, Avrupa’da on altıncı, on yedinci yüzyıllarda “kan ve ateşle” yaşanmış ilkel ya da “el koyarak” sermaye birikimi dönemidir. Koç’ların, Sabancı’ların bakkaldan başlayan sermaye birikim süreci, bu topraklardan göçertilmiş halkların servetlerine el konarak, halkımızın emeğinin acımasız sömürüsüyle, devletin bütün aygıtlarının şiddeti altında gerçekleşmiştir. Bütün ilkel veya “el koyarak” birikim süreçleri gibi kan ve gözyaşı yüklüdür.
Türkiye’de ilkel ya da “el koyarak” sermaye birikim süreci bitmemiştir ve hâlâ sürmektedir. AKP döneminin, baskı ve zorbalıkla sermayenin el değiştirme dönemi olduğuna yalnızca ayakkabı kutuları ya da millete söven telefon kayıtları değil, yağmalanan ormanlar, dereler ve kent toprakları, yok pahasına özelleştirilen kamu iktisadi teşekkülleri kanıttır.
Bu yağmadan en büyük pay, merhum Mustafa Koç’un başında bulunduğu tekele düşmüştür: Tüpraş. Halkımızın ve işçi sınıfımızın el konmuş emekleriyle kurulan bu ağır sanayi kuruluşu, değerinin onda biri bile olamayacak bir fiyatla Koç ve uluslararası ortağına hediye edilmiştir. “Demokrat ve uygar burjuvanın” hiçbir uygarlık değeriyle bağdaşmayacak bu satış’tan ne kadar kazançlı çıktığını biliyoruz.
Mustafa Koç ölünce, başarısını göstermek için açıklanan kâr ve servet rakamları da bunu apaçık ortaya koyuyor. Türkiye’nin zenginliklerinin neredeyse onda biri bu “demokrat ve uygar” ailenin tekelindedir. Bu tekel ve AKP döneminde Türkiye’nin varlıklarını açgözlülükle mülkiyetlerine geçiren tekeller, halkımıza reva görülen diktatörlükten pek memnundurlar. AKP iktidarı olmasaydı kamunun zenginliklerini kolaylıkla ele geçiremeyeceklerini ve emekçileri asgari ücrete mahkûm ederek, kapitalizmin ilkel birikim koşullarında çalıştıramayacaklarını çok iyi bilmektedirler. Bu bilgiyle 7 Haziran akşamı AKP’den daha çok onlar korktular.
Sosyolog Emre Kongar da, bunu bilir; bilmemesi düşünülemez, ama görevi tekelciye methiye yazmaktır. Tatsız bir görevdir. Bu tatsız işi, lise ders kitaplarında yazılan “burjuva” güzellemesini yineleyerek geçiştirmeye çalışmaktadır.
Oligarkın ölümünün otopsisi
Oligarkın ölümünün otopsisi çok acımasız gerçekleri gün ışığına çıkarmıştır. Neredeyse “ulusal yas” ilan edilmiştir. Neredeyse, Emre Kongar sosyolojisi bütün ilerici kamuoyuna nüfuz etmiştir. Mustafa Koç’a soldan bile güzellemeler yapılmaktadır. Gezi günlerinde Koç’un Divan oteli’ni bir devrim merkezi yapacak “şehir efsaneleri” üretilmiştir. Oligarkın ölümünün otopsisinde, bilgisiz ve belleksiz bir toplum olmanın acı göstergeleri bulgulanmaktadır.
Oysa daha bir yıl önce, Gezi duyarlığının, dipten gelen dalgasının işçi sınıfına ulaştığı heyecanımıza kaynaklık eden metal işçilerinin büyük eylemi vardı. Koç’un uluslararası tekellerle ortak olduğu Tofaş ve Ford fabrikalarındaki işçiler, ücretlerinin birazcık arttırılması için direnişe geçmişlerdi. Burada yazmıştım, “İşçinin Kapital’le İmtihanı” diyerek, Koç ve benzerleri eliyle yürütülen artı değer sömürüsünün korkunçluğunu gösteren rakamlar vermiştim: “Metal işkolunda işçi başına kârlar 80 bin TL ile 150 bin TL arasında değişiyor.” İşçinin yıllık ücreti ise 30 bin TL’ye çıkmıyor bile. İstanbul Sanayi Odası’nın 500 büyük sanayi firması verilerinden yararlanan Mustafa Sönmez, şu sıralarda işçilerin aylık birkaç yüz liralık ücret artışı için direnişte olduğu Tofaş şirketiyle ilgili 2013 yılına ilişkin şu bilgileri veriyor: “6 bin 357 işçi çalıştırarak 841 milyon TL kâr sağladı. Böylece işçi başına brüt kârı 133 bin TL’ye yaklaştı.” Tofaş’ta işçilerin aylık ortalama ücreti 2 bin beş yüz lira olsa, yıllık ücret toplamı 30 bin liraya geliyor. Şirketin toplam kârı işçi sayısına bölündüğünde bulunan rakama göre, işçi yılda 133 bin liralık değer yaratıyor ve bunun dörtte birinden daha azını ücret olarak alabiliyor. Sömürü oranının korkunçluğunu bu rakamlar apaçık gösteriyor.
Mustafa Sönmez’e göre, Tofaş örneğinden yola çıkarak, işçilerin ücretine aylık 500 liralık bir zam yapılsa 6 bin 400’e yakın çalışanın toplam alacağı 38 milyon civarında ve bu, yılda 850 milyona yakın kâr eden bu şirketin kârını yalnızca yüzde 4.5 azaltıyor. Yani işçi başına sömürü miktarı 130 binden 125 binlere iniyor.”( http://ilerihaber.org/yazarlar/b-sadik-albayrak/iscinin-kapital-le-imtihani/1220/)
Mustafa Koç, Tofaş işçilerini işten attı
İşçilerin direnişi kısmi haklar elde ederek sonuçlandı. Çok az alabildiler. Emre Kongar’ın “çöken bir rejimin altında kalarak tümüyle yok olmamak için, elindeki sermayenin sömürüsünü kabul edilebilir sınırlara çekmeye razı olan ‘akıllı’ burjuvazi”sini ne yazık ki göremedik. Mustafa Koç, direnişte öncülük eden işçileri saptayıp birkaç ay içinde 155 işçiyi işten atmıştı. Kârlarının yani sömürü oranlarının birazcık da olsa düşmesinden çok öfkelenmişlerdi.
Herhalde, Kongar’ın akıllı burjuvası öteki Koç’tu, kapitalizmi biraz törpülemezsek, sonumuz kötü olabilir, demişti.
Şunu bilelim; bugün AKP diktatörlüğü öküzün boynuzlarında değil, Koç, Sabancı, Ülker türünden tekellerin omuzunda yükselmektedir. Burjuvanın bırakın “demokrat ve uygar” olmasını, insan olup olmadığını tartışmamız gerekmektedir. Bugünlerde açıklanan korkunç bir veri şudur: Dünyanın yarısını oluşturacak bir servet 62 kapitalistin mülkiyetindedir. Bir milyon kişinin serveti, geriye kalan 7 milyarın servetine eşittir. Bu servetler belli ellerde biriksin diye savaşlar, çevre felaketleri dünyayı kaplamıştır.
Eğer Akdeniz sahillerine Aylan bebelerin ölü balıkcasına bedenleri vuruyorsa, Cizre’nin sokaklarında yetmiş yaşındaki dedemiz, acil servise gidebilmek için sokağa beyaz bayrakla çıkabiliyorsa, bunların temel nedeninin bu oligarşi olduğunu bilmek zorundayız. Bunlardan para kazanıyorlar.
Rusya, Işid’in petrol konvoylarının güzergâhını açıkladığında, bu yolun Tüpraş’a da çıktığını unutabilir miyiz?
Emre Kongar ve benzerlerinin oligarka methiyeleri belki rahatlatıcıdır, uykuya hazırlık yerine de geçebilir. Tekelciye methiyelerle sürüklendiğiniz toplumsal uykunuzda göreceğiniz rüyaların kâbus olacağından hiç kuşkum yoktur.

13 Ocak 2016 Çarşamba

SORUMLULUK DUYGUSU GELİŞMİŞ BİR AYDIN: ASIM BEZİRCİ*/ Remzi İnanç



SORUMLULUK DUYGUSU GELİŞMİŞ BİR AYDIN: ASIM BEZİRCİ*
Bugün burada yalnızca dört dörtlük bir edebiyat adamını değil, aynı zamanda ve öncelikle sorumluluk duygusu da iyice gelişmiş katıksız sosyalist bir aydını konuşacağız.
(…) Parasız yatılı okuduğu Erzurum Lisesini pekiyi dereceyle bitirip İstanbul’a üniversite öğrenimi görmeye gider. Nice umutlarla geldiği İstanbul’da edebiyatın kaynağı burasıdır diye edebiyat fakültesine yazılır. Karşılaştığı uygulamalar, tanık olduğu çelişkiler bu duygulu ve erken uyanmış insanı çıldırtır adeta. Bozguna uğradığını, Türkolojiyi bırakıp başka bir bölüme geçmeyi bile istediğini anlatır daha sonra. Ama gerçekleştirmez. Bir yıl okumuştur ve bu bir yılına kıyamamaktadır. Çok güç koşullarda sürdürmektedir öğrenimini. İstimlak bekçisi olan dayısının yanında kalmakta ve Kızılay aşocağında karnını doyurmaktadır; pek çok akranı gibi… Yazları Unkapanı’nda, köprü başında soğuk su ve limonata satmaktadır. Üniversitenin ikinci yılından itibaren yavaş yavaş sol düşüncelerle tanışmaya başlar. Bu dönemde bulabildiği sol dergi ve kitapları yutarcasına okur; Bunlar Bezirci’nin ufkunda yeni bir pencere açılması demektir aynı zamanda. Lisede okuduğu pek çok edebi kitap ve yaşadığı duygusal ortam nedeniyle şiirler yazmış, hatta bir öyküsü lisedeyken, Erzurum’da yerel bir gazetede yayınlanmıştır. (…)
Üniversite öğrenciliğinde ve hemen sonrasında sol politik düşüncelere duyduğu eğilim ve bununla yetinmeyerek katıldığı örgüt üyeliği, yıllar süren soruşturmalar, tutuklamalar ve yargılanmalar getirmiştir Bezirci’nin hayatına. Böylelikle hayal ettiği öğretmenlik mesleğine değil de, hiç bilmediği, bilince de hiç sevmediği muhasebecilik alanında yirmi sekiz yılını harcamıştır.
Bekçi dayısının evinde kalan, Kızılay aşocağında karnını doyuran, köprü başında soğuk su ve limonata satan ve sosyalist düşünceye ilgi duyan Asım Bezirci, yaşamında bir devrim daha yapıyor, kendi kendine Fransızca öğrenmeye kalkıyor… Edebiyatımızda böyle bir gelenek vardır. Hemen birkaç isim sayalım. Peyami Sefa’dan Cemal Süreya’ya dek pek çok edebiyatçımız, koleje, yurtdışına gitmeden, kendi kendilerine yabancı dili, özellikle de Fransızca’yı öğrenmişlerdir. Öğrenmekle kalmamış, oturup öğrendikleri bu dilden Türkçe’ye çeviriler yapmışlardır. (…) Asım Bezirci pek çok kuramsal kitap yazmış ve çevirmiştir. Bunların yanında, son yüzyıllık edebiyatımızın hemen bütün köşetaşı değerleri için birer kitap hazırlayarak, geçmişini bilen, onunla övünen, elbette onlardan farklı ve ileri düşünüp üretecek kuşağa bir arşiv armağan etmiştir.
Sorumluluk duygusunun nice önemli olduğunu boşuna söylemedik. Bakın edebiyat ve eleştiri anlayışını nasıl açıklıyor Bezirci: “…Bağlandığım bilimsel sosyalist dünya görüşü, eleştirinin de aynı bilimsel temele oturtulmasını gerektiriyordu.”
(…) “Benim bağlandığım eleştiride ise yaratıcılık şurada olmalıdır: Sanat eserlerini iyi kavramak, doğru çözümlemek, gerçeğe uygun olarak yargılayabilmek için yaratıcı olmak.
Bu da yeni yöntemler bulma, yeni ölçütler koyma, yeni yorumlar getirme yolunda yaratıcılık olmalıdır. Çünkü eleştirmenin kendisinin bir sanat eseri yaratmaya kalkışması, önündeki sanat eserini bahane ederek, ondan kalkarak kendisinin yaratıcılığa özenmesini doğru bulmuyorum.” Asım Bezirci bu düşüncesini şöyle açıklıyor: “Gerçi eleştirmen, yargısını verdiğinde iş olup bitmiştir, eser yayınlanmıştır, ama yazarı ondan sonraki ürünlerini verirken sözkonusu eleştiriden yararlanabilir. Ayrıca öbür yazarlar da bu eleştiriden yararlanabilirler. Kendi eserlerini yaratırken o eleştirinin getirdiği verilerden yola çıkabilirler.” Asım Bezirci eleştiride varmak istediği amacı şöyle açıklıyor: Türkiye’nin toplumsal, kültürel koşullarına uygun bir sosyalist edebiyat kuramı oluşturmak… Ayrıca kitlelerle bütünleşmek, onların bilinçlenme sürecini hızlandırmak için neler yapmamız gerektiğini ortaya çıkarmak.”
Asım Bezirci ile 1960’larda tanıştık. (Bu tanışma sanırım değerli ozanımız Hasan Hüseyin’le birlikte olmuştu…) Az görüşsek de birbirimizi sevdik, güvendik ve bağlandık. Daha iki yıl olmadı, onunla bir konuda telefonla konuşmuştum. 1930’lu yılların ünlü yazarlarından, pek çok toplumsal içerikli kitaba imzasını atmış Nezihe Muhittin’le ilgili kaynak arıyordum. Yurtdışında yaşayan bir dostuma gerekiyordu. Birkaç gün sonra Bezirci, sağladığı bilgileri bana göndermişti.
Bu çalışkan ve değerli dostumuz, bir söyleşide kendisinden söz ederken yine sözü getirip eleştiriye bağlıyor: “Ben bir halk çocuğuyum. Hiçbir şeyi kolaylıkla elde edemedim. Her şeyi arayarak, uğraşarak elde ettim. Ve bağlandığım dünya görüşü nedeniyle bir sürü acıya katlandım. Bu iki yaşantı bende şu eylem biçimini yarattı: Sürekli olarak çalışmak, direnmek, aramak ve yılmamak… Öyle sanıyorum ki, yalnızca yaşamanın değil, eleştirmenin de genel bir davranış yolu olabilir bu.”
Çok yıllar önce Bezirci’nin yazdığı bir şiiinin son dörtlüğünü okumak istiyorum:
“Anasız taylar gibi yalnızım
Yorgunum uykusuzum susuzum
Bir acı alev sanki akan
Kan yerine damarlarımdan”
Barış, kardeşlik, özgürlük, adalet… Asım Bezirci’nin cümle özlemi bu sözcüklerde ışımaktadır.
Erzincan’ın yoksul bir mahallesinde toprak damlı tek göz bir evde Refika hanımla demiryolu işçisi Hamdi bey’den 1927 yılının “kiraz ayı”nda doğdu Asım Bezirci… İki Temmuz 1993’te, doğduğu kente yakın Sivas’ta, nice canlarla birlikte katledildiğinde 66 yaşındaydı ve 70 kitapta imzası vardı… Doğru, dosdoğru yaşama serüveni özenilecek sorumluluk duygusu pek çok örneklerle doluydu.
REMZİ İNANÇ
*68LİLER BİRLİĞİ VAKFI’NIN 26 NİSAN 1994’TE ANKARA SANAT TİYATROSU (AST) SALONUNDA DÜZENLEDİĞİ “ASIM BEZİRCİ’Yİ ANMA TOPLANTISI’NDA REMZİ İNANÇ TARAFINDAN YAPILAN KONUŞMANIN GENİŞ BİR ÖZETİDİR.

11 Ocak 2016 Pazartesi

MAYMUNCUK MANTIK: / Taylan Kara

MAYMUNCUK MANTIK:
İkinci dünya savaşı döneminde ya da hemen öncesine yaşasaydınız ve Nazilerle ilgili şu ifadeleri okusaydınız, ne düşünürdünüz?
*Naziler iktidar oldu tamam ancak muktedir olmadı. Naziler’in içinde hala Weimarcı eski rejimin kalıntıları mevcut ve zaman zaman eski rejimi hatırlatan eylemlerle kendilerini belli ediyorlar.
*Seçimlerde %44 oy almış ve birinci parti olmuş, referandumda %85 oy almış bir partiden söz ediyorsunuz. Seçimle gelmiş bir partiye soykırımcı diyorsunuz. Seçimle gelen seçimle gider. Naziler, bir soykırım yapmışsa halk sandıkta gereken cevabı verecektir. 
*Hitler 1941’e kadar özgürlükleri genişletti ama 1941’den itibaren otoriterliğe kaydı.
* Hiçbir cemaat, siyasi parti, aidiyetin yüksek olduğu yerler homojen değildir. Naziler de homojen bir grup değil. Naziler’in bir kısmı onaylanması imkansız işler yapıyor. Toplama kamplarını ben de onaylamıyorum. Ama Naziler’den bir diğer grup da sanatı destekliyor, işsizliği azaltıyor, ülke ekonomisini kalkındırıyor. Nazilerin kendi içindeki bu olumsuz iş yapanları ayıklaması lazım.
 *Aslında bu toplama kampları, Naziler’in kendi içinde de eleştiriliyor. Toplama kamplarını Hitler ile yaptığı bir toplantıda en başta “gereksiz bir iş” diyerek en ağır şekilde eleştiren bizzat Hermann Göring olmuştur.
*Kendimizi tümden Nazi karşıtlığı üzerinden konumlandıramayız.  Naziler’in yaptığı iyi işleri, takdir ettiğimiz gibi kötü işleri biz de eleştiriyoruz.  Tamam, gaz odalarını en çok eleştiren yine bizleriz, ama bu onların yaptığı iyi şeyleri taktir etmemizi engellememelidir.
*Bir kısım sol, muhalefetini salt Nazi karşıtlığı üzerinden kurgulamaktadır. Oysa karşı olmamız gereken şey  kapitalizmdir. Kapitalizm bütün kurumlarıyla orada dururken, bu düzenin bir momentini alıp mutlaklaştırmak ve bütün muhalefeti bu karşıtlık üzerinden kurgulamak yanlıştır.
*Biz de Naziler iyi demiyoruz. Milliyetçi-muhafazakar bir parti olarak Nazi Partisi’nin demokrasi konusunda yapabileceklerinin zaten bir sınırı vardır. Özgürlükleri genişletme noktasında Naziler’i bu sınıra ulaşmaya zorlamak ise ancak sol muhalefetin örülmesiyle mümkündür.
*Kimse Naziler’i, ‘demokrasi havarisi’ veya Nazi yöneticileri ‘demokrasi aşığı mübarek insanlar’ olduğu için desteklemedi; söyledikleri ve yaptıkları siyaset ve söz söyleme alanını genişlettiği için destekledi. Tabii, genişleyen bu alanda, ülkenin sosyolojik bir gerçeği olan Alman milliyetçiliğinin ve Yahudi düşmanlığının sesi ve görünürlüğünün artması da beklenen, hatta kaçınılmaz bir durumdur.
*Naziler kötü de Alman Sosyal Demokrat Parti iyi mi sanki? İkisi de kapitalizmi savunan burjuva düzen partileridir. Naziler kötüdür diyerek Bismarkçı otoriter Prusyacı düzeni mi savunalım?
*Naziler 1941 sularına kadar Almanya’da başka hiçbir partinin yapamadığı yapmadığı olumlu şeylere imza atmıştı. Şimdi ise toplama kampları kuruyor. İyi şeyler yapan Naziler’e destek oluruz, kötü şeyler yapan Naziler’e ise köstek…
* Naziler özgürlük militanı değildi. Naziler ilericilik simgesi değildi. Fakat, 1910’larda ilerici olup da 1930’larda sapına kadar gerici olan ‘Bismarkcılık’tan ilericiydi. Bu işler böyledir efendim; baştan sona görelidir. Bizi Naziler’e mahkum edenler utansın.
*"Katil Naziler" diyenler Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht yoldaşı alçakça katleden Sosyal Demokrat Parti’ye baksınlar, katilin kim olduğunu orda görürler. Naziler’i eleştirenler önce Almanya’yı birinci dünya savaşına sokan Bismarkçı, vesayetçi, militarist sisteme  baksınlar: faşistin, katliamcının, soykırımcının kim olduğunu orada görebilirler.  
*Naziler, 1 mayısı işçi bayramı ilan etti. Ekonomi alanında büyük iyileşmeler kaydetti, katil sürüsü SA güçlerinin üzerine kararlılıkla gitti ve yok etti, Prusya ordusunun vesayetini geriletti,  işsizliği ciddi ölçüde azalttı.  Evet toplama kampları da kurdu. Biz toplama kamplarına hayır derken, yapılan iyileştirmelere ise evet demiş oluyoruz.
*Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi toplumun içinden çıkmıştır, o yüzden benim düşmanım olamaz.
*  “ Nazilerin Sevapları” klasörü 5,93 MB, “Nazilerin Günahları” klasörü 17,4 MB. Fakat, “sevaplar”ın megabaytına tek başına zirve yaptıran bir konu var: Bismarkçı vesayetin kaldırılması.

Bu örneklerden yüzlercesi sıralayabiliriz.
            Yazıdaki ifade kalıpları, bir kısmı aşağıda belirtilen gerçek beyanlardan ve metinlerden hiç değiştirilmeden alınmıştır. Birkaç dakikalık bir internet aramasıyla Ferhat Kentel, Baskın Oran ve benzeri kişilerin makalelerine, televizyondaki açıklamalarına, bu konuda öncülük yapan Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’nin bildirgelerine, çeşitli konulardaki twitter yorumlarına ulaşabilirsiniz. Bazı ifade kalıpları ise, binlerce kez yazıldığı ve söylendiği için artık anonimleşmiştir. Ancak bu ifadelerin hepsi çok tanıdık ifadelerdir ve iktidarı “sol”dan desteklerken kullanılan mantık kalıplarıdır.
Bu yazının amacı kesinlikle mevcut iktidarı Naziler ile özdeşleştirmek değildir: böylesine kestirme bir yaklaşım, yazının eleştirdiği mantık düzeneğini bizzat uygulamak olur.  Bu yazıda Nazi örneği, sadece yukarıdaki yazılarda kullanılan mantık yöntemini teşhir etmek için kullanılmıştır. Burada amaç, kullanılan mantığın keyfiliğini ve bu mantık silsilesi ile Naziler’in bile savunulabileceğini göstermektir.
Hangi iktidar olursa olsun, o iktidar ne yaparsa yapsın bu mantık düzeneğiyle savunabilirsiniz. Toplama kampları kursa dahi bu mantık kalıplarıyla dünyada savunamayacağınız bir iktidar yoktur.
Bir an düşünün: 1935’de,1939’da, 1942’de böyle yazılar okusaydınız ne düşünürdünüz?
Taylan Kara
Bu yazı daha önce Birgün'de yayımlandı.
Mantık kalıplarının alındığı bazı yazı örnekleri:
2) www.radikal.com.tr/radikal2/akpye_mahkum_edenler_utansin-878290
 MAYMUNCUK MANTIK: / Taylan Kara

Romanlarını Kahvelerde Tasarlayan Yazar /B. Sadık Albayrak

Orhan Kemal, Bereketli Toprak Üzerinde romanını yazıp bitirdiğinde, ilkin onu, Nadir’in kahvesindeki arkadaşlarına okur. Romandan bölümler okunması sabaha kadar sürmüştür. Romanın bu kahvedekilere okunması anlamlıdır; Orhan Kemal’in anılarından öğrendiğimize göre, Bereketli Topraklar’ı yazma düşüncesi de, bu kahvede doğmuştur. Romanın hazırlık çalışması bu kahvede sürmüş, kahvedeki arkadaşlarının anlattıklarıyla, romanın ayrıntıları zenginleşmiştir. Orhan Kemal’de yazarlık ve yaratıcılığın ana kaynaklarından biri, halkın buluşma yeri olan kahvelerdir. Adana’daki Nadir’in kahvesinin yerini İstanbul’da, Sirkeci’deki İkbal kahvesi alır. Nurer Uğurlu, hayatını yazdığı kitaba “Orhan Kemal’in İkbal Kahvesi” adını vermekle, onun yaşamındaki ve yaratıcılığındaki temel mekânı, kahveyi görünür kılmıştır.
Kahve, Orhan Kemal’in öyküsünü yazdığı halkla buluşma mekânı olduğu kadar, o halktan hiçbir zaman kopmamasının, ayrışmamasının da güvencelerinden biridir. Orhan Kemal’in mekânı ile halkın mekânı ortaktır. Cibali’nin çamurlu sokaklarından birine bakan bir evde yaşar, dolmuşla ya da yürüyerek Cağaloğlu’na gider ya da Beyoğlu’na gider.
Orhan Kemal’le birlikte, İstanbul’u, şehrin gecekondu semtlerini, 1960’lardaki değişim sürecini sergileyen “İstanbul’dan Çizgiler” kitabını hazırlayan çizer Ferit Öngören, bu kitabın önsözünde, Orhan Kemal’in topluma bir kahve penceresinden baktığını yazar: “Bir kurumdan, bir dernekten değil de halkın arasından, sözgelimi bir kahveden bakıyor. Kahvelerde halkların koklaşır gibi, yollarını bulmak için konuşmaları gibi, durmadan anlatılanları yazılı biçime getiriyor sanki.” “İstanbul’dan Çizgiler”in de odağında kahveler yer alır; bir mahalleyi anlamak ve anlatmak için yazar ve çizerin soruşturması kahveden kahveye sürer…
Irgatı yazmak için ırgat gibi çalışmak
Orhan Kemal’de değişim çok boyutludur. Kişileri toplumsal değişmenin etkisi altında ayakta kalmaya çalışırken, kendileri de değişirler. Orhan Kemal’in çocukluğu ve gençliği bu değişmenin çok hızlı olduğu bir zamanda ve bölgede, Çukurova’da geçmiştir, yazarlığını belirleyen ve yönlendiren de toplumsal değişmenin çelişkileri ve çatışmaları olmuştur. Romanlarında konularını ve kişilerini seçerken bu değişmenin bir anlatıcısı olmaya çalışmıştır.
Bereketli Topraklar Üzerinde romanının ilk fikirlerinin doğuşunu Adana’da sürekli gittiği Nadir’in kahvesindeki şu gözlemlerine bağlar. “Nadir’in ufacık kahvesinde bir demli çay içerken görmüştüm onları.. Orozdibek meydanında.. Sırtında yorganları, kamyonlara, traktörlere, arkası açık arabalara saldıran, onlara toslayan, geri kaçan, tekrar hamle yapan yığın yığın bir kalabalıktı…” (Nurer Uğurlu, Orhan Kemal’in İkbal Kahvesi, Cem Yayınevi, İstanbul) İtilen kakılan, bir lokma ekmek uğruna bitmez tükenmez zorluklar altında çalıştırılan bu kalabalığın romanını yazmak ister. Bu etkileyici sahneden yola çıkarak, Anadolu’nun içlerinden çalışmak için Çukurova’ya inmiş köylülerin, pamuk tarlalarında, toprak ağalarının çiftliklerinde, pamuğu işleyen büyük fabrikalarda süren zor yaşamlarını sergileyen bir roman olacaktır bu.
Romanının konusunu kafasında geliştirirken, bir arkadaşı onu dalgınlığından uyandırır. Bereketli Topraklar Üzerinde’nin ilk tasarımını Selahattin Usta’ya, romanını yazacağı emekçi kalabalığı seyrederek anlatmıştır. Çukurova’nın harika baharını, bu baharı izleyen sarı sıcakları ve bu bu sıcaklarda pamuk toplayanları, fabrikalarda bu pamuğu işleyenleri yazacaktır. Ancak yazdıklarının bütünüyle gerçek olmasını ister. En büyük tekstil fabrikalarından birinde kâtiplik yapmıştır. Fabrikada yaşananları bilir. Çocukluğunda babasının işlettiği bir çiftlikte olan bitenleri de hatırlamaktadır. Ama tarlalarda neler yaşanır, harmanlarda nasıl çalışılır, bu konularda bilgisini yeterli bulmaz. “Onların dramını.. Onlar gibi yaşayarak, onlar gibi, yakan güneşin altında söylenen bir türkü gibi” (s. 97) yazmak ister. Bunun için tarlalara gitmek gerekir. “Gidip bir ırgat gibi Kalekapısı’nda dikilmeli ha?.. Irgatbaşı’ndan iş istemeli.. Sonra bir ağanın tarlasında kazmaya, pamuğa başlamalı ki yazacağın sahici olsun..” (s.98)
Bereketli Topraklar Üzerinde’nin kaynakları
Orhan Kemal, Nadir’in kahvesinde, emekçi arkadaşı Selahattin Usta’ya romanın planını anlatmaktadır: “İşçiyi fabrikadan, ameleyi inşaattan, ırgatı tarladan vermeli…” Selahattin Usta da bu heyecanlı roman tasarısına katkısını yapar: “İsmail usta’dan fabrikayı dinlemeli.. Yunus usta’dan ameleleri.. Ali Şahin’den ırgatları, ağaların traktör hikâyelerini.. Ben, pamuğun ipliğini.. Dayı Remzi çiftlikleri anlatmalı ki…” (s.98) Romanın kahramanları ve bilgi kaynakları, Orhan Kemal’in arkadaşları, Nadir’in kahvesinin müdavimleridir. Bu plan uygulanır. Herkes yaşadıklarını, gerçeğin bir bölümünü anlatır. Yazar notlar alır, gerçeği yaşamak, kendi üstünde deneyimlemek için girişimde bulunur. Nadir’in kahvesindeki yoğunlaşmış gözlemden doğan tasarım, edebiyatımızın en önemli romanlarından birinin yazılmasına başlangıç olur.
Anlattıklarıyla romanın yaratılmasına katkıda bulunan ve kitabın kişilerinden bazılarına modellik edenler,  Selahattin, İsmail, Yunus ustalar, Ali Şahin, Kahveci Nadir, Bereketli Topraklar’ın Kürt Zeynel’i Dayı Remzi sabaha kadar Orhan Kemal’in yazdığı kendi romanlarını dinlerler.
Gerçekten daha gerçek, sahiden daha sahi bir roman doğmuştur.
Bekçi Murtaza’ya romanı okumak
Orhan Kemal’in yazarlığında gerçeğe bağlılık temel özelliktir. Birçok romanının modeli yaşayan kişilerdir. Bekçi Murtaza diye biri vardır, hatta Orhan Kemal’in İkbal Kahvesi’nden öğrendiğimize göre, Adanalı gençler, yaşamının son döneminde Akbank şubesinde gece bekçiliği yapan Murtaza’ya kendi romanını okuma girişiminde bulunurlar. “Sıcak Adana akşamları toplandığımız Akbank’ın mermer merdivenlerinde Murtaza’yı Murtaza’ya okumağa başladık. Okudukça Murtaza’nın yüzü değişiyor, gözleri yuvalarından dışarı fırlıyor, kalın siyah kaşları bir inip bir kalkıyordu.. Murtaza romanını soluk almadan dinliyordu.. Bizler bir pot kırmamak, aramızdaki barışı bozmamak için dudaklarımızı ısırıyor, gülmemek için kendimizi sıkıyorduk.” (s.207) Sonunda Murtaza dayanamaz patlar: “A be bu addam, beni nereden tanır?.. Bilir mi benim gibi bir adam yaşar Adana’da, hemi de bu sıcakta?.. (…) Bu addam, benden başka adam bulamamış mı yazacak?.. Neden yazar beni kitaplara?.. Ya okursa amirlerim bu kitabı?.. Sevmem bu yolda laubalilik!..” (s.208) Orhan Kemal’in Murtaza’sı ile hayatın Murtaza’sı buluşur, bütünleşirler.
Elbette, Orhan Kemal romanlarını gerçekten çıkarmıştır ama gerçeğin bir kopyası olarak yazmamıştır. Gerçeğe ekleyerek ve eksilterek, bazı öğeleri silikleştirip bazılarını belirginleştirerek, edebi estetiğe göre romanlara taşımıştır. Asıl ilişkileri, görünenin altında yatan çıkarları açığa çıkarmıştır. Kişiliklerin içyüzünü, dışa taşan öfke ve küfrün kaynağındaki ezilme ve horlanmayı görünür yapmıştır. Orhan Kemal’in insan anlayışının merkezinde insanın iyiliğine ve gelişmeye açık oluşuna inanç vardır. Bütün kişileri koşulların değişmesiyle değişebilme potansiyeli taşırlar. Koşulların insanı değiştirmesi iyiye de kötüye de olabilir. Savaş yıllarında öksüz, sevgisiz büyüyen Kanlı Topraklar’ın Topal Nuri’si, kendi çıkarından başka bir şeyi düşünmeyen bir burjuva prototipi olduysa, bunun nedenleri çocukluk yıllarını belirleyen koşullarda gizlidir ve Orhan Kemal bunu inandırıcı biçimde bize gösterir.
Olumlu tipte kendini anlatan yazar
Eskici Dükkânı’nın Topal Eskici’si de yaşayan bir kişidir. Orhan Kemal, Eskici Dükkânı romanında, Türkiye’nin elli yıllık tarihsel ve toplumsal değişim sürecini ustalıkla anlatmıştır. Ayağını Trablusgarp savaşında kaybeden Topal Eskici’nin romanında tarihsel olayları, Osmanlı’nın çöküşü, Tehcir ve Mübadeleyi, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde kapitalist mülkiyet ilişkilerinin kıskacına aldığı insan yaşamlarını görürüz. Ülkesi için savaşırken bacağını kaybeden Topal Eskici’nin geçim koşulları sürekli zorlaşırken, savaştan kaçanların, koşulları istismar ederek başkalarının mallarına konanların durumu sürekli iyileşmektedir. Orhan Kemal’in dış görünüşüyle sert ve öfkeli Topal Eskici’nin içindeki sevgiyi de görmemizi sağlayan romancılığı eşsizdir.
Murtaza, Topal Eskici, İflahsızın Yusuf, bütün roman kişileri Orhan Kemal’in insan sevgisiyle dünyaya bakan kişiliğinden çok şey almışlardır. Orhan Kemal olumlu roman kişisiyle kendini özdeşleştirir. İkbal kahvesi kitabının bir yerinde, Gurbet Kuşları’nın Mehmet’ini yorumlarken bunu şöyle açıklar: “İflahsızın Yusuf’un oğlu Mehmet romanın olumlu kişisidir.. Olumlu kişi vardır.. Ve her romanda olumlu kişi bulunur.. Bu doğrudan doğruya romancının kendisidir.. Yani dünya görüşüdür.. Aynı zamanda dünya görüşü içinde kendi yurdunun geleceğidir.. Olumlu kişi, romancının kendisi, yurdu ve dünyası hakkındaki görüşüdür.. Yurdunun ve genellikle insanlık üzerindeki düşüncesidir.. Bu, benim soyum.. İnsan soyu.. Yüz yıl önce, bin yıl sonra gelmiş olabilir.. Ben insana inanıyorum.. Onun gücüne onun emeğine saygı duyuyorum. Romancı olarak benim olumlu kişim bu.. Ben, olumlu bir kişi, buna inanan bir tip yaratırsam bu, benden ayrı birisi değildir.. Yani ‘Yorganlılar’a (Gurbet Kuşları) olumla kişi olarak giren, romanı götüren Yusuf’un oğlu Mehmet ‘benim’dir…” (s. 66-67)
İnsana inanan ve insanları seven Orhan Kemal, romanlarında namuslu, çalışkan, akıllı emekçileri olumlu tip olarak geliştirdi. Yaşama bir felsefeyle, diyalektikle bakan yazar, insana umudunu ve toplum düzensizliğini ortadan kaldırarak hakbilir ilişkilere dayalı bir toplum yaratacağına inancını hiç yitirmedi. Orhan Kemal’in her cümlesinde bu iyimser insan anlayışını okuruz.
Bugün insana Orhan Kemal gibi bakan yazarlara çok ihtiyacımız var. İnsanlık toplumsal, iktisadi büyük bir bunalım ve savaş içindeyken, bunu aşmak için gerekli felsefi, estetik, bilimsel ve politik bilincin temelinde bu iyimser bakış açısı vardır. Orhan Kemal ve onun Bursa Hapishanesindeki öğretmeni Nâzım Hikmet, her zaman “umut insanda” demişler ve eserlerinde bunun tarihsel ve toplumsal kaynaklarını bize göstermişlerdir.

 Romanlarını Kahvelerde Tasarlayan Yazar /B. Sadık Albayrak

7 Ocak 2016 Perşembe

Köy Enstitülerinden Geçen Yaşam Yolu/B. Sadık Albayrak

Üniversite yıllarında bizim bir başucu kitabımız vardı. “Yaşam Yolu”, Sovyet eğitimcisi Makarenko’nun anıları. Eski bir manastıra yerleşmiş, “Gorki Topluluğu” adını taşıyan okulda sokak çocuklarının eğitim sürecinin nefes kesici öyküsünü anlatıyordu. Güvendiğimiz estetik filozofu Lukacs’ın bir kitabında Makarenko’nun “Eğitbilimsel Destan”ının dünya edebiyatının seçkin bir örneği olduğu saptamasına rastlayınca, bir kere daha okumuştum. Gerçekten de müthiş bir kitaptır. Çamurun içine bir paçavra derkesinde atılmış insanın, binbir emek ve mücadeleyle kendini arıtmasını, toplumsallaşmasını sımsıcak bir yakınlık içinde, kendi kendinize kahkaha attıran bir mizah duyarlığıyla öyküler. Yeni bir düzenin kuruluş çatışmaları içinde, eski düzenin lime lime ettiği çocuklardan yeni insanın doğuş sancılarını sergiler. Yaşamın zengin somutunda, her anın gerçeğine uygun yaratıcı düşünce ve çözümler arayan bir öğretmenin, Makarenko’nun savaşımını anlatır.
Köy Enstitülerinde Sovyet etkisi
Daha sonra Köy Enstitüleri gerçeğiyle karşılaşınca, bizim de en azından beş on “Yaşam Yolu” kitabımız olduğunu gördüm. Talip Apaydın’ın “Köy Enstitülü Yıllar”, Yusuf Ziya Bahadınlı’nın “Öyle Bir Aşk”, Fakir Baykurt’un  “Köy Enstitülü Delikanlı” ve Osman Bolulu’nun “Köy Enstitülülerden Biri” bunlardan yalnızca benim okuyabildiklerimdir. Birçok Köy Enstitülünün yoksul köy koşullarını aşarak bilgiyle kucaklaşmasının destanını anlatan kitapları vardır. 
İlk başlarda, Sosyalist bir düzenin poli-teknik eğitiminin bir örneği ve Makarenko’nun eğitimci dehasının ürünü olarak gördüğüm ve hayran olduğum “Gorki Topluluğu”yla yarışacak ve bazı yanlarıyla onu aşacak bir eğitim deneyimiyle karşılaştığımı anlamam uzun sürdü. Köy Enstitüleri kapitalist düzen içinde kurulmuş olmalarıyla daha baştan binbir engelle yola çıkmışlardı. Ancak ülke bütününe yayılmış, hızlı, planlı ve enerjik yapılarıyla, “Yaşam Yolu”nda yansıdığı kadarıyla tekil bir örnek olarak kalan “Gorki Topluluğu”nu bazı yönlerden aşıyorlardı. 
Gönen Köy Enstitüsü’nde okumuş yazar Sami Gürel’in bana anlattıklarına göre, Makarenko’nun okuluyla Köy Enstitüleri arasında somut bir esinlenme bağı da vardır. Sami Gürel’e göre, Sovyetler Birliği’ne bir inceleme gezisi yapan, aralarında Nafi Atuf Kansu’nun da bulunduğu birkaç yüksek bürokrat “Gorki Topluluğu”nu da ziyaret ederek bilgi almışlardır. Daha sonra Köy Enstitüleri kurulurken bu inceleme gezisinin verilerinden de yararlanmışlardır. Köy Enstitülerinin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç, Nafi Atuf Kansu ile bacanaktı, Ankara’ya gelip Milli Eğitim Bakanlığı’nda çalışmaya başlamasında Kansu’nun etkisi vardı.  
Çok sayıda anı kitabının, yeni bilgi ve belgelerin ışığında yeni araştırmaların yapılması Sovyet eğitimi ile Enstitüler arasındaki bağların varlığını veya yokluğunu ortaya çıkaracak, Köy Enstitüsü gerçeğinin tarihsel ve toplumsal niteliklerini daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.
Kommer’in arabasını yakanlarla öğretmeni
Köy Enstitüleri, kısa ömrüne ve iktidar çevrelerinin engel ve kösteklerine rağmen olağanüstü verimli bir deneyim olmuştur. Ülke eğitiminin dönüşümünü sağlayamasa da 1960’ların sol aydınlanmasını başlatacak öğretmenleri yetiştirmiştir. Öğretmen örgütlenmesi ve mücadelesinin öncüleri Köy Enstitülerinden yetişenler olmuştur. Eğitimi çocuğun kişilikli, düşünmeyi içselleştirmiş, eleştirel bakan insanlara dönüştürülmesi olarak gören öğretmenler kuşağının öğrencileri, 60’ların ve 70’lerin sol rüzgârını estirmişlerdir. 
Osman Bolulu’nun anılarında bazı ipuçları buluyoruz. 
“İnsanlığın Solmaz Gülleri”nde ODTÜ’de ABD büyükelçisinin arabası yakılırken, Osman Bolulu’nun da orda olduğunu okuyoruz. 
“Sözüm ona hibesiyle yardımıyla içimize sokulup damar altından, Mustafa Kemal yörüngesinden saptırma enjeksiyonuna girişmiş bir ülkenin büyükelçisi, dominyon valisi gibi davranmış. Gençler, onun arabasını yakıyorlar. Aralarında buluyorum kendimi. Polis, cop baskınlaşıyor. Ara sokaklara dağılıyoruz. Nefesim daraldı. Kuytuya sığınıp, arkayı kollayacağım.
-Hocayı bırakmayalım, diye bir ses.
Üç dört delikanlı, dört okka edip beni bir kapıdan içeriye taşıyor. Ancak seçiyorum yüzlerini. İkisi eski öğrencim.” 68 Kuşağı ve daha sonrakilerin eğitim gördüğü okullarda Köy Enstitülü öğretmenler de vardı. Sosyoekonomik etkenlerle birlikte Köy Enstitülü öğretmenlerin düşünen, eleştiren, boyuneğmeyen gençler yetiştirmesinin bu kuşakların bilinçlenmesinde önemli katkısı vardır.
Öğretmenliğe edebiyat katkısı
Köy Enstitülü öğretmenler bu insanı yalnızca okulda yetiştirmekle kalmadılar. Mahmut Makal’ın bir deprem etkisi yaratan “Bizim Köy”ü ile başlayarak edebiyata girdiler ve kitaplarıyla okuryazar kitlenin öğretmenliğini de üstlendiler. 1950’lerde ilk ürünlerini veren bu edebiyat köy gerçeğinden başlayarak ve bütün bölgeleriyle Türkiye insanının bilinmeyenlerini ortaya çıkardı. Köy Enstitülerinin kurucusu Hasan Âli Yücel’in deyişiyle, “edebiyata kendi giren köylü”ler, edebiyatın birkaç büyük şehirle sınırlı coğrafyasını da genişletiyor, ülkenin değişik bölgelerinin, köy ve kasabalarının sesini duyuruyorlardı. En çok etkilendikleri yazarlardan birinin, Sabahattin Ali’nin “Ses” öyküsünde, yadırgı bir çevrede, konservatuar sınavında bir türlü kendi sesini bulamayan köylünün yenik öyküsünü yeniden yazmaya girişiyorlardı da denebilir. Bu kez birbirinin sesinden güç alarak, giderek korolaşarak yoksul insanın sesini edebiyatta yükseltiyorlardı. 
Osman Bolulu’nun öğretmenlik anılarında beni heyecanlandıran yanlardan biri de, Makarenko’nun “Yaşam Yolu” ile benzerlikleridir. Burada bir sürekli topluluğun gelişim romanı yoktur ama bir öğretmenin nereye giderse gitsin, her yerde çocuğa, insana, topluma sevgiyle ve diyalektik bir bilinçle yaklaşımı vardır. “İnsanlığın Solmaz Gülleri”, doğayı aşan solmayan gülleriyle, insanın düşünsel ve duygusal boyutunu, emek ve eğitimle yaratılan güzelliğini gösterir. Osman Bolulu öğrencileri nasıl eğitip dönüştürdüğünü, zaman içindeki sonuçlarıyla anlatır. Bu kitapta öğretmenlik mesleğinin araştırıcı ve eleştirel bir gözle temel bazı nitelikleri ortaya çıkarılır. Bolulu’nun uzun bir deneyimle süzülmüş öğretmenlik üzerine tezleri de diyebiliriz.
Dağları düz edecek gizilgüç
İnsani bir toplum, bütünleşmiş bir ulus olmanın tabanında insanca bir eğitimin yaratıcılığı vardır. Şöyle diyor Bolulu: “İnsana, kendisini ve dünyasını tanıtarak, insan gibi eğitirseniz yurdunu da sever, barışı da bilir, evrensel insanlık değerlerini de kavrar. İşte bunun içindir eğitim.”
İşte bunun içindir ki, bir öğretmen, Osman Bolulu eğitilmiş insanın dağları yassıltacağı günlerin şiirini yazar:
Gök gözlü çiçeğe vurmuş dağlar
Dibinde ezinçlerim koyaklar
Acılarımla geçmişim sizi
Benden aldınız iri gövdenizi

Yüreğimde kulaç atan
O güneş bakışlı çocuklar
Yassıltacak sizi, hey koca dağlar
Böbürlenmeyin, o kadar.

Rennan Hocanın hapishaneye konduğu Foça’dayız
29-30 Kasım 2014’te Foça’dayız; “Köy Enstitülerinden Doğan Edebiyat”ı ele almak, incelemek ve tartışmak için düzenlediğimiz bilimsel çalıştayda. Tarihin ironisine bakın ki, iki gün önce bir büyük öğretmenimizi Prof. Dr. Rennan Pekünlü’yü, “insana kendisini ve dünyayı kavratmak” yolunda çırpındığı için engizisyon mahkemelerinde yargılayıp hapse koydukları yerde, Foça’da, yaşamın içinde doğan ve kültüre etkide bulunan bir özgürleşme deneyimini, Köy Enstitülerinin yarattığı edebiyatı konuşmak için buluşuyoruz. Sömürüyle böbürlenen bütün dağları yassıltacak, insanlığın kapatıldığı bütün hapishaneleri yıkacak güneş bakışlı çocukları yüreğinde taşıyan o edebiyatı hatırlamak ve hatırlatmak için. Yolu yakınları bekleriz.
“Köy Enstitülerinden Doğan Edebiyat” çalıştayı 29-30 Kasım 2014’te Foça’da yapılacak 
“Köy Enstitülerinden doğan edebiyat”, Foça’da düzenlenen bilimsel çalıştayda ele alınıyor. Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’la birlikte üç kurucusundan biri olan Ferit Oğuz Bayır’a 115. Doğum yıldönümünde “Armağan” olarak düzenlenen çalıştayda, 1940-1954 arasında 15 yıl eğitim veren ve öğrencileri arasından 1950’lerden sonraki Türk edebiyatına damgasını vuran yazarların çıktığı Köy Enstitülerinin Türkiye kültürüne edebi katkıları gündeme getirilecek. 29-30 Kasım Cumartesi Pazar günü Foça Belediyesi Reha Midilli Kültür Merkezi’nde düzenlenecek, Köy Enstitülerini Araştırma ve Eğitimi Geliştirme Derneği-KAVEG, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı ve Foça Belediyesinin ortaklaşa düzenlediği çalıştayın açılış konuşmasını gazeteci, Silivri mahpusu, CHP Milletvekili Mustafa Balbay yapacak. KAVEG başkanı Prof. Dr. Güler Yalçın ile Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Erdal Atıcı’nın sunuş konuşmalarının ardından Mutahhar Aksarı Ferit Oğuz Bayır’ın Köy Enstitülerinin kuruluşundaki katkılarını ve eğitim çalışmalarını anlatacak.
Açılışın ardından, köy gerçeğinin mektup, hikâye, roman ve anı biçiminde edebiyata sokularak, ülke gündemine getirilmesinde büyük katkısı olan Köy Enstitülerinden yetişmiş yazarların gerçekçilik anlayışlarının ve edebiyata katkılarının ele alınacağı oturumlar yapılacak. 29 Kasım Cumartesi günü saat 13.00’de başlayacak ilk oturumda Adnan BİNYAZAR’ı Doç. Dr. Aynur SOYDAN, Abbas CILGA’yı Doç. Dr. Sevgi Uçan ÇUBUKÇU, Mehmet BAŞARAN’ı Berrin TAŞ, Dursun AKÇAM ile Ümit KAFTANCIOĞLU’nu Metin TURAN, Fakir BAYKURT’u Erdal ATICI ile Hidayet KARAKUŞ inceleyecekler.
Çalıştayın 30 Kasım Pazar günü saat 09.00’da başlayacak Sabah Oturumunda Talip APAYDIN’ı Atilla KÜÇÜKKAYIKÇI, Hasan KIYAFET’i Özge ÇELİK, Mahmut MAKAL’ı Cengiz GÜNDOĞDU, Sami GÜREL’i Mehmet AKKAYA değerlendirecekler. 
Bu oturumun sonunda şair-tiyatrocu Ali Ziya ÖĞÜTCEN ve arkadaşlarının hazırlayıp sunduğu, Köy Enstitülü yazarların şiir ve yazılarından oluşturulmuş bir Okuma Tiyatrosu gösterisi sunulacak.
30 Kasım Pazar günü saat 13.00’te başlayacak Öğle Oturumunda ise Ali YÜCE’yi Veysel ÇOLAK, Osman ŞAHİN’i Ahmet YILDIZ, Yusuf Ziya BAHADINLI’yı Müslüm KABADAYI, Osman BOLULU’yu B. Sadık ALBAYRAK tartışacaklar.
Köy Enstitülerinin eğitimde olduğu gibi edebiyatta da büyük bir çığır açtığını belirten KAVEG Başkanı Prof. Dr. Güler Yalçın, enstitülerden yetişen yazarların edebi yaratı ve katkılarının ilk kez bu kadar kapsamlı bir çalıştayla ele alınıp değerlendirildiğini ve tartışmaya açıldığını belirtti. Bu nedenle bu çalıştayda sunulan bildirilerin kitabını da yayımlayacaklarını, Köy Enstitülerinin eğitimde yaptıkları devrimin bir benzerini edebiyatta da yaptıklarını vurgulayan Yalçın günümüzde ülkenin temel sorunlarından çıkışın her alanda Köy Enstitüsü yaratıcılığı ve yönteminin uygulanmasıyla olacağını savunduklarını söyledi.

 Köy Enstitülerinden Geçen Yaşam Yolu/B. Sadık Albayrak

Okuma Yazmanın Izdırapları: insan karnından mı ibarettir? /Taylan Kara

Kitapları sınıflandırırken çeşitli alt başlıklar kullanılır: roman, öykü, şiir, deneme, eleştiri vs. B.Sadık Albayrak’ın Okuma Yazmanın Izdırapları adlı kitabını, ilk bakışta bu türden bir sınıfa sokmakta zorlanabiliriz. Kitap, adının çağrıştırdığı gibi edebiyatla ilgili olsa da birçok siyasi konuya da değiniyor. Edebiyatla ilgili olanın kaçınılmaz olarak siyasal da olduğu saptamasını kitap içeriğiyle bizzat doğruluyor.  
Okuma Yazmanın Izdırapları, çok farklı düzeylerde anlatılardan oluşuyor; yazarın çocukluğundan başlayarak kişisel edebiyat deneyimleri ile Brecht’in edebiyat anlayışı gibi teorik edebiyat tartışmaları birkaç sayfa arayla yan yana verilmiş. Bu anlatıların gerisinde edebiyatımızın son 30 yılından çeşitli kesitler görebiliyoruz. İnsancıl Dergisi’nin kuruluşundan, Türkiye Yazarlar Sendikası’ndaki tartışmalara kadar birçok konu, kitapta birinci ağızdan verilmiş.
Toplumsal sorumluluk taşıma derdi olan bir yazar için bu tür kişisel öyküler, kitaptaki tanımlamayla “ağabey tavsiyesiyle düzeltili yazıların orta yolcu yazıcısı” olmaktan kaçınmanın hakiki örnekleri olarak çok değerli deneyimler.
Kitap yazar Yalçın Küçük ve şair Mustafa Göksoy’a ithaf edilmiş. Kitabın içeriğinde de Mustafa Göksoy’un Dünyalaşan Gözlerim kitabı ile Yalçın Küçük’ün çeşitli kitaplarının detaylarıyla ele alındığı bölümler var.

Yüz buruşturucu kitap
Herkes aynı evrende mi yaşar? Şu anda aynı ülkede, aynı şehirde hatta aynı evde yaşıyor olmamız aynı evrende yaşadığımız anlamına mı gelir? Elbette gelmez. Bu kitabın içeriği, piyasa edebiyatı için başka bir evrenden gelmişçesine tuhaftır. Bugünkü vasat edebiyatı üreteçlerinin, edebiyat piyasası-piyasa edebiyatının bakış açısından bakarsak bu kitap modası geçmiş bir kitaptır. Böyle görmelerine elbette şaşırmamamız gerekir.
“-Yalçın Küçük? Aaa o zır deli adam mı? Hani şu ırkçı, ulusalcı, PKK’lı, Ergenekoncu.”
“-Köy Enstitüleri? Köy mü kaldı canım. Tek parti totaliterliğinin dayatmacı eğitim anlayışı…”
“-Edebiyatın işlevi? Edebiyatın işlevi mi olurmuş?”
“-Sanatçının toplumsal sorumluluğu? Sanatçı özgürdür, ne sorumluluğu?”
Bu kitap piyasa edebiyatı unsurlarının, gördüklerinde yüzlerini buruşturacakları konuları işlemektedir. Onlar için bir yüz buruşturucusudur, “12 Eylülün edebiyatımıza iyilik yaptığı”nı düşünenler için bir “kırışıklık arttırıcı”dır.
“12 Eylülün edebiyata iyilikleri”ni anlatırken, 12 Eylülün edebiyatta kazıyıp, anahtarını postmodern edebiyata teslim ettiği sahneyi boş bırakmama, köpeksiz köyde değneksiz gezenlere karşı bir meydan okumadır.

Doğruda durma inadı
Evet, bu kitap klasik bir kitaptır; savrulmamak için, güncelin akıntısına kapılıp uçmamak için okura, klasiğin, edebiyatımızdaki ilerici geleneğin heybesindekileri göstermektedir.
Evet, bu kitapta yeni bir şey yoktur. Belleğini yitirmiş ve gördüğü her şeyi yeni zannedenlere eskimemiş “eski”yi anımsatmaktadır.
Bu kitapta yeni bir şey yoktur. Okura, “yeni” sıfatından tank ve postal zoruyla kovulmuş “eski”yi anlatmaktadır. Aslında hiç de yeni olmayan “yeni”ye karşı henüz eskimemiş “eski”yi anlatır.
Doğru olmayan yeniye karşı, yeni olmayan ve tükenmemiş doğruları yazmaktadır. Gerçekçi edebiyatta, bir doğruda durma, doğruda kalma, doğrudan geriye düşmeme ısrarıdır.
Doğrunun zamanı mı olur? Doğru tarihten tankla, topla, tüfekle çıkarıldığında, spikerlerin, antenlerin, beyaz perdenin ve kitapların yalan söylediği bir çağda o yalanları teşhir etme çabasıdır.
Bu kitabı “billboard”larda göremeyeceksiniz; bu kitabın reklamı bankamatiklerde, “prime time” dizilerin arasında televizyonlarda da çıkmayacak. Yazarı bu kitabı sattırmak için türlü ilişkilerini kullanıp kendine söyleşi de ayarlamayacaktır.
Kitapta, Hesiodos’un “karınlarından ibaret insanlık” tanımlaması kitapta birden fazla geçiyor.
B.Sadık Albayrak, bu kitapta, insanın “karnından ibaret olmadığı”nın savunusunu yapıyor.

Sanat gerekli midir?
“Türkiye’deki ilerici çevrelerin sanat konusundaki en büyük sorunu nedir?”  Bu soruyu yıllardır derinleştirmeye, kendimce irdelemeye çalışmaktayım. Okuma Yazmanın Izdırapları’nda Ahmet Soner’den aktarılan bir fıkra, bu sorunu son derece vurucu bir şekilde özetlemiştir:
“Olay trenlerin odun ve kömürle çalıştığı zamanda geçer. Acelesi olan bir yolcu, hareket saati geçtiği halde hala yola çıkılmadığını fark edip makiniste gecikmenin nedenini sorar. Makinist kazana kürekle kömür atan ateşçilere bakıp , “İstimi bekliyoruz” der. (İstim, buhar gücü yani treni yürüten enerji). Yolcu terslenir, “Bunca insan istimi bekler mi? Biz gidelim, istim arkadan gelsin.”

İstimsiz tren hareket edebilir mi?
Kültür ve sanat, genellikle geri plana itilen, “sanat sepet işleri” diye küçümsenen “istim”dir. “Siyasal Devrimi hallettikten” sonra elbet ona da sıra gelecektir! İstimsiz trenlerin yürümeyeceği, tarihte son derece ağır bedellerle defalarca kanıtlandığı halde yine de “istimin arkadan geleceğine” inanılır.  Bu kitap istimsiz trenin yürümeyeceği ön kabulüyle yazılmış, istime bir katkı, “trenin kazanına atılmış bir kürek kömür”dür. Acelesi olan okurlar için yazılmıştır.
Bu kitap gerçekçi edebiyatın kenara atıldığı, onunla alay edildiği bir çağda genç okurlar için gerçekçi edebiyat kılavuzudur. Gerçekçi edebiyatın savunusunda edebiyat savaşında bir cephane gibi tasarlanmıştır.
Kitaptaki birçok başlıktan birisi de “kapitalist toplum altında insan olunabilir mi?” sorusudur.  Buradan hareketle bu kitap bir “insan kalabilme” arayışıdır.

Kitabın künyesi: Okuma Yazmanın Izdırapları, B.Sadık Albayrak, Doğu Yayınları 2015

 Okuma Yazmanın Izdırapları: insan karnından mı ibarettir? /Taylan Kara