.

.

22 Şubat 2016 Pazartesi

Post-modern felsefecilerin canına okuyan fizikçi: Alan Sokal / Kerem Cankoçak

Post-modern felsefecilerin canına okuyan fizikçi: Alan Sokal
Amerika'lı bir politik fizikçi: Alan Sokal

 “Modern bilimler, insanlığın başarısının ve kültürel birikiminin en dikkat çekici örneklerinden biri. İnsanlığın sahip olduğu tüm hazineler gibi o da saygılı ve titiz bir uğraşı hak ediyor.”
Chomsky

Alan Sokal, Türk okurların yabancı olmadığı bir isim. Jean Bricmont ile birlikte yazdıkları kitap 2002 'de Türkçede  'Son Moda Saçmalar Postmodern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları' başlığıyla  yayımlandı.  Amerikalı fizikçi Alan Sokal'ın 'Son Moda Saçmalar Postmodern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları' kitabı yeni çeviriyle ve genişletilmiş olarak ALFA Bilim dizisinden tekrar yayımlandı.

New York Üniversitesinde Teorik fizik profesörü olan Alan Sokal,  1996'da Social Text isimli bir postmodern dergiye saçma bir makale gönderir. Fizik kuramlarını bilerek çarpıttığı ve saçma bir şekilde sunduğu bu makalesini Social Text basar ve ardından Sokal bunun bir şaka olduğunu, postmodern dergilerin her türlü saçma makaleyi bastıklarını ispatlamak için bu yola başvurduğunu açıklar.  Sonrasında büyük bir tartışma başlar, postmodern felsefeciler ile bilim adamları arasında ve ''Bilim savaşlarında''nda yeni bir sayfa açılmış olur. Düşün tarihine 'Sokal vakası' olarak geçen bu olayın devamını Alan Sokal  'Şakanın Ardından' kitabıyla ayrıntısıyla anlatır (Alfa Bilim/Felsefe 2011).

Alan Sokal, bir teorik fizikçiden beklenmeyecek ölçüde politik birisi. 'Şakanın Ardından' kitabında da, sık sık ''kendi alanı olmayan'' bu konulara politik nedenlerle girdiğini vurguluyor. Sokal''a göre  ''bilim düşmanlığı'' ve ''bilimlerin postmodern yazarlar tarafından kötüye kullanımı'', son tahlilde akademik bir mesele değil, politik sonuçları olan ciddi bir toplumsal olgudur.  Bu olguyu görmek için çok uzaklara gitmeye gerek yok, Internetten Türkçeye çevrilmiş kitapları taradığımızda hemen karşımıza çıkıyor. Ülkemizde postmodern yazarları Türkçeye kazandırma konusunda geniş bir ittifak göze çarpmakta: Liberalliğe terfi etmiş eski tüfek solculardan anarşistlere, prestijli üniversitelerin Sosyoloji bölümlerinden dini kitaplar basan yayınevlerine kadar hemen herkes postmodern yazarları (özellikle Fransız olanları) bağrına basmış durumda. Örneğin Baudrillard'ın neredeyse tüm kitapları Türkçeye çevrilmiş, Feyerabend birçok farklı yayınevi tarafından defalarca yayımlanmış. Lacan kimi üniversitelerde (özellikle Bilgi Ün. Gibi ultra-liberal üniversitelerde) ders kitabı olarak okutuluyor. Bu ilginç olguyu nasıl açıklamalı? Şüphesiz ilk akla gelen açıklama bu fikirlerin 'moda oluşları'. Her ne kadar ABD ve Avrupa’da bu moda çoktan geçse de, her şeyde olduğu gibi Türkiye’de moda da geriden takip edilir. Bu kadar geniş bir düşünce yelpazesindeki aydınların, bu kitapların içeriklerinde uzlaştıklarını varsaymak ilk bakışta olanaksız gibi görünüyor. Moda konusu, aslında 'Mem Makinesinde' (Susan Blackmore, ALFA Bilim Dizisi, 2011) ayrıntılı olarak ele alınmakta. Burada sadece, Susan Blackmore’un bir çeşit kültürel genler olan ''mem''lerin nasıl taklit yoluyla kendilerini kopyalattığını detaylı bir şekilde incelediğini vurgulayalım. Ama 'postmodern memlerin' kendilerini kopyalatarak çoğalması bir sonuçtur. Peki bu memlerin başarılı olmasının ardında yatan sır nedir? Neden son yıllarda 'faşist bilim', 'paradigma', 'sömürgeci batı bilimi', 'gerçeklik görecelidir', 'bilim toplumsal bir inşadır' tarzındaki memler başarı kazandı? İşte Sokal, bu postmodern yazarların söylediklerinin bu kadar geniş bir çevrede ilgi çekmesinin nedenlerini araştırıyor kitabında. Bir bilim adamı titizliğiyle postmodern argümanları masaya yatırarak, bu yanlış argümanların  izini  Kuhn ve Feyerabend'in eserlerine kadar sürüyor.
 Postmodernizmi,
“hemen hemen açık bir şekilde Aydınlanma’nın rasyonel geleneğinin reddi; deneysel testlerle hiçbir bağlantısı olmayan teorik söylemler ve bilimi bir “anlatı”, “mit” ya da toplumsal inşadan (ve başka şeylerden) ibaret gören bir bilişsel ya da kültürel görecilikle tanımlanan entelektüel bir akım”

olarak tanımlayan  Sokal'a göre bu modanın başta gelen sebeplerinden ilki ''tembellik'', çünkü ''perspektivizm ve radikal toplumsal inşacılık, politik olarak kendini adamış fakat entelektüel açıdan tembel insanlar için fazlasıyla doğal bir felsefe ...''.  Günümüzde en sevilen kavram paradigma. Herkesin 'kendi paradigması' var. Oysa gerçek bilim yapmak zor. Eğer her şey bir yorum ve kanaat meselesiyse, zamanımızı neden ciddi biçimde fizik, biyoloji ve istatistik öğrenmeye harcayalım ki?  Tembelliğin yanısıra akıl-dışılığa duyulan ilgi, bilimin 'otoriterliğinden' korku,...vb gibi etmenler de var. Özellikle Türkiye gibi bilimsel formasyonun zayıf olduğu ülkelerde bunlar daha da baskın hale geliyor.
 Sokal'ın amacı,  genel anlamda kanıt ve mantığa duyulan saygı olarak özetlediği bilimsel bir dünya görüşünü savunmak. Ama bu sadece akademik bir savunma değil, aynı zamanda politik bir savunma. Kitaptaki tezler her ne kadar akademik düzeyde de olsa, sonuçları politik. Sokal bütün bu tartışmaların akademik düzeyde kalmayıp, dünyamızı da etkilediğini vurguluyor. Bilim düşmanlığının, göreciliğin ve sahte bilimlerin en büyük zararının, özellikle  Türkiye gibi ''Aydınlanmanın modası geçmiş olduğu varsayılan işinin henüz tamamlanmadığı Üçüncü Dünya ülkelerinde'' görüldüğünü söylüyor. Sokal  kitabın son bölümünde bu zararlara örnek olarak Hindistan'ı seçmiş. Ancak Hindistan' da yaşananların bir kısmı Türkiye'de de yaşanmakta ve yaşanma tehlikesi var.

    Amerikalı fizikçi Sokal'ın kaygıları ile Türkiye'de yaşayan bizlerin kaygılarımız çok benziyor.  Amerika ile Türkiye arasında nasıl bir benzerlik olabilir? Bir taraftan dünyanın efendisi ABD, diğer taraftan az gelişmiş, dışa bağımlı bir ülke olan bizim hangi ortak noktalarımız var? Bu ortak noktalar Avrupa ile bizim aramızda da var mı? Yoksa sadece ABD ve Türkiye'ye (ve benzer ülkelere) özgü  noktalar mı bunlar? Eğer öyleyse hangi ortak noktalar bunlar? Bütün bu soruların cevaplarına Sokal konuşmasında değiniyor.
  'Bilimsel dünya görüşünün' en geniş anlamıyla 'kanıta dayanan uslamlama' olduğunu vurgulayarak, bunun politikadan dine, günlük hayattan etik sorunlara kadar her yerde uygulanması gerektiğini öne sürüyor: ''Amacım kanıta dayanan dünya görüşünü ciddiye almanın doğurduklarının çoğu insanın farkına vardığından çok daha radikal olduğunu göstermektir.''
  Doğa bilimlerinin son 400 yılda başardıklarının altını çizerek, bilimsel yöntemin “bilgi edinmek için yanılabilir fakat muazzam derece başarılı bir yöntem” olduğunu belirten Sokal, günümüzde bilim karşıtlığının temelinde politik kaygılar yattığına dikkat çekiyor. Verdiği iki örnek hem Türkiye'nin hem de ABD'nin yakın tarihiyle ilgili: Evrim düşmanlığı ile Bush/Blair ikilisinin Irak'a saldırmak için halkı yanıltması. 'Kanıta dayalı dünya görüşünün' terkedilmesinin sonuçları bunlar. Bu sonuçlardan ikincisinin dehşetini Irak'lılar yüzbinlere varan can kaybıyla ödediler. İlkinin ise sonuçlarını Türkiye'de yavaş yavaş görmeye başladık.
            İnanç ve bilim çatışmasının düğüm noktasının 'bazı insanların kanıta ihtiyaç duymadan iddialarda bulunmak' olduğunu söyleyen Sokal, aslında bunun etik bir problem olduğunu dile getiriyor.  ''Fizik, kimya ve biyolojide bir dizi kanıt standardı uygulayıp tıbba, dine ve politikaya gelince bu sınırları rahatlamak mantıklı değildir” diyen Sokal, günümüz dünyasının sorunlarının büyük ölçüde bilimsel dünya görüşünden uzaklaşmak olduğunu vurguluyor.

 Son Moda saçmalar ayrıca çok eğlenceli bir kitap. Sokal ve Brichmont, postmodern yazarların laf salatası halinde sıraladıkları “parlak fikirleri” tii’ye alıyor. Gelin Sokal ve Brichmont’a kulak verelim:

İstismar kelimesini aşağıdaki özelliklerin bir veya birkaçını anlatmak üzere kullanıyoruz:
1) En iyi durumda bile hakkında son derece bulanık bir fikre sahip olunan bilimsel kuramlar üzerine uzun uzadıya atıp tutmak. En sık rastlanan taktik, yazılarda bilimsel (veya sözde bilimsel) bir terminolojiyi, kelimelerin gerçekte ne anlama geldiklerine aldırmaksızın kullanmaktır.
2) Doğa bilimlerindeki kavramları, en küçük bir kavramsal veya deneysel gerekçelendirme yapmaksızın, bu işlemi haklı çıkarma yönünde hiçbir zorunluluk duymaksızın beşeri veya sosyal bilimlere ihraç etmek....
Lacan’dan nevrotik öznenin yapısının tam olarak torus biçiminde (ve bunun gerçeğin ta kendisi) olduğunu, Kristeva’dan şiirsel dilin süreklilik niceliğine dayanarak kuramsallaştırılabileceğini, Baudrillard’dan modern savaşların Öklitçi olmayan bir uzayda gerçekleştiğini hiçbir açıklama olmaksızın öğreniyoruz.
3) Tamamıyla ilgisiz bağlamlarda teknik terimler kullanma yoluyla hiç utanmadan yüzeysel bir bilgiçlik tasla mak. Kuşku yok ki burada bilimsel alanların dışından gelen okuru etkilemek ve esasen gözdağı verme yoluyla sindirmek hedeflenmektedir. Akademiden ve medyadan kimi yorumcular da bu tuzağa düşerler: Roland Barthes Julia Kristeva’nın çalışmasının doğruluğundan etkilenir, Le Monde ise Paul Virilio’nun bilgeliğine hayran olur.
4) Aslında anlamsız olan cümle ve ifadeleri manipüle etmek. Bahsi geçen yazarların bazıları kullandıkları sözcüklerin anlamlarına enfes bir aldırmazlıkla okur üzerinde etkili bir baş dönmesi yaratmaktadırlar.”
....
Lacan’ın matematiksel kavramları nasıl çarpıtarak yanlış bir şekilde kullandıklarına örnekler vererek şunları yazıyorlar:

“Erekte olmuş organlarımızın  Ö-1 ’e eşitlendiğini görmenin oldukça üzücü olduğunu itiraf ediyoruz. Bu bize Sleeper’da beyninin yeniden programlanmasına karşı çıkan Woody Allen’ı hatırlatıyor: “Beynime dokunamazsınız, o benim ikinci önemli organım!”

Bu arada Türkiye’deki Lacan izleyicilerinin derslerini iyi ezberlediklerine şüphe yok. Geçenlerde Psikeart dergisinin düzenlediği bir etkinlikte konuşan Bilgi’nin popüler “hocalarından” birisi Sokal’ın Lacan’ı anlamadığını ileri sürerek, “Lacan kadın yoktur der,”..”hatta erkek de yoktur” demiş. Bilginin popüler hocasının başarılı bir şekilde aktardığı tipik bir postmodern düşünce. Aslında hiç bir şey yoktur. Kadın/erkek yoktur, işçi/patron yoktur, ilerici/gerici yoktur....vs. Ne kadar kolay bir düşünme tarzı değil mi? Aslında hiç bir şey yok, ne uğraşıyorsunuz boşuna. Modern bilim cinsiyetler arasındaki ayrımın 2,5 milyar yıl önce başladığını söylemiş bize ne? Oturup bir sürü kitap mı okuyacağız şimdi evrimi öğrenmek için. Bütün bunlar boş işler. Zaten bilim de bir “kurgu” değil mi?
 Bu kolaycı düşünme tarzı son 20 yılda özellikle solcular arasında çok yaygınlaştı. Oradan da İslamcılara geçti, tabi farklı amaçlarla kullanılmak üzere. İslamcılar bu tarz yaklaşımları hemen bağırlarına bastılar çünkü bilimin son 400 yıllık egemenliğini sona erdirebileceklerini umdular. Yıllardır bilim “binlerce yıllık efsanelere inanmayın, gerçek budur” diye kafalarını ütülüyordu. Oysa postmodern (hem de solcu) yazarlar gösterdi ki aslında bilim de gerçekleri söylemiyormuş: Meğer bütün o elitist aydınlanmacılar bize zorla gerçeği dikte ettiriyorlarmış.. Neyse ki artık zorba modernist bilimcilerden kurtulduk; yaşasın postmodern dünyaJ


Sokal’dan alıntılar:  (Her iki kitaptan.)

Amacım aslında, bilimsel bir dünya görüşünü savunmaktır. Bu görüş, genel anlamda kanıt ve mantığa duyulan saygı olarak tanımlanabilir. Kısacası, akla dayalı argümanlara, hüsnükuruntu, batıl inanç ve demagojiden daha çok saygı duymaktır. Bu eski moda fikirleri savunmaya çalışmamın sebepleri ise temelde politiktir. Politik olarak kendimi, kapitalist sistemin adaletsizliklerinin ve eşitsizliklerinin karşısında duran ve daha eşitlikçi ve demokratik toplumsal ve ekonomik düzenlemeler için çabalayan politik akım olarak tanımlayabileceğimiz Sol ile özdeşleştiriyorum (ve sanırım bugün burada bulunan herkes böyle yapıyor). Amerikan Solundaki moda akımlar beni kaygılandırıyor; özellikle de akademidekiler. Bu akımlar, asgari düzeyde bile zeki ve kendini adamış insanları çok tutulsa da içi boş entelektüel modalardan ibaret akımlara yönelterek bizi ilerici bir toplumsal eleştiri sunma işinden uzaklaştırıyor. Bu akımlar ayrıca öznelci (subjectivist) ve göreci (relativist) felsefeleri teşvik ederek böyle bir eleştirinin ortaya çıkma ihtimalini baltalıyor. Kaldı ki bu felsefeler bana göre bizleri ve vatandaşlarımızı ikna edecek bir toplum analizi ile bağdaşmaz. Politik görüşümüz ne olursa olsun, hakikat, akıl ve nesnelliğin savunulmaya değer değerler olduğunu düşünüyorum; Solda yer alanlar için ise bunlar elzemdir. Bu değerler olmazsa, eleştirimiz bütün gücünü yitirir.

“Bilimcilerin, kadınların ve Afro-Amerikanların…neden doğası gereği daha aşağı olduğuyla ilgili açıklamalara bütün yetkiyi vermesinin üstünden çok geçmedi.” Peki, Robbins bunun hakikat olduğunu mu iddia ediyor? Umarım öyle değildir! Kuşkusuz, pek çok insan kadınlar ve Afro-Amerikanlarla ilgili doğru olmayan şeyler söylüyor ve bu yalanlar bazen “bilim”, “akıl” ve başka şeyler adına söyleniyor. Fakat bir şeyi iddia etmek, onu doğru kılmaz; bilimciler de dahil olmak üzere insanların bazen yanlış iddialarda bulunması da hakikat kavramını reddetmemiz ve gözden geçirmemiz gerektiği anlamına gelmez. Tam tersine, hakikat iddialarının altında yatan kanıtı son derece titiz bir şekilde incelememiz ve en doğru rasyonel yargılarımıza göre yanlış olan iddiaları reddetmemiz gerektiği anlamına gelir.
...
Şunu açıklamama izin verin: Belli bir durumda, hangi hakikat iddialarının gerçekte hakikat olduğunu belirlemenin kolay olduğunu söylemiyorum. Sonuçta, bütün entelektüel çalışmalarımız bu ayrımı yapmaya çalışmakla ilgilidir. O kadar kolay olsaydı, o zaman işsiz kalırdık. (Elbette işsiz kalabiliriz ama bu başka bir konudur.) Söylemeye çalıştığım şey, “hakikat” kavramı ve “hakikat iddiası” kavramını birbirinden ayırmanın hayati önem taşıdığıdır. Bunu yapmazsak, oyunu daha başlamadan ele vermiş oluruz. Ne yazık ki bazıları hakikati belirlemenin (özellikle sosyal bilimlerde) zor olduğu şeklindeki su götürmez gerçekten yola çıkıp hiçbir nesnel hakikat olmadığı sonucuna atlıyor.
...
Perspektivizmin ve radikal toplumsal inşacılığın, politik olarak kendini adamış fakat entelektüel açıdan tembel insanlar için fazlasıyla doğal bir felsefe olduğunu düşünüyorum.
....
Radikal toplumsal inşacı felsefe ile uğraşmanın avantajlı yönü, onun, sonucundan hoşlanmadığınız herhangi bir deneysel araştırmayı gözden düşürmemize olanak veren çok amaçlı bir araç olmasıdır; ayrıca verilerin can sıkıcı detaylarıyla ve onların yorumlarıyla da uğraşmamıza (hatta onları anlamamıza) gerek de yoktur. Fakat radikal inşacılık, eğer geçerli ise, onu elinde bulunduranların iddialarını da yakan evrensel bir asittir.

....

Latour’un eserlerindeki pek çok önerme o kadar muğlak ifade edilmiştir ki onları gerçek anlamıyla ele almak neredeyse imkansızdır. Bu muğlaklık çözüldüğünde ise (burada birkaç örnekte yapacağımız gibi) ya iddianın doğru fakat sıradan ya da şaşırtıcı fakat bariz bir şekilde yanlış olduğu sonucuna varılır.
....

Dahası, lisans öğrencileri olarak, Lacancı ve yapısökümcü laf kalabalığıyla dolu İngilizce bir kültürel çalışmalar ya da kadın çalışmaları dersine katlandığını anımsayan ve sonuç olarak kendi entellektüel kabiliyetlerinden şüphe etmiş olması olası, hiç de azımsanmayacak bir yetişkinler grubu vardır. İmparatorun en azından kısmen çıplak olduğu ifşa edildiğinde, kim onları şimdi bir parça Schadenfreude* hissediyorlarsa suçlayabilir?
......
Alan Ryan bunu çok güzel ifade etmiştir: Mesela, savunma halindeki azınlıkların Derrida bir yana Michel Foucault’yu bile kucaklamaları açıkça intihar demektir. Azınlıkların bakış açısı hep gücün hakikat tarafından baltalanabileceğiydi…Bir kez Foucault’nun hakikatin basitçe gücün bir eseri olduğu sözlerini okuduğunuzda vay halinize…
....
Matematikçiler ve fizikçiler, bilinmeyen göndercilerden gelen daktilo edilmiş bu tarz mektuplar almaya alışıktır. Lacan’ın grameri ve imlası böyle tezlerin çoğundan daha iyidir; ancak mantığı için aynı şeyi söyleyemem. Açıkça söylemek gerekirse, Lacan bir kaçıktır—kuşkusuz çok bilgili bir kaçık ama neticede kaçık.

...

Jacques Lacan, Julia Kristeva, Gilles Deleuze, Félix Guattari ve Paul Virilio gibi virtüözlerinin bilge şarlatanlığının yanında muazzam ölçüde adi kalır

İddia ettiğim şey daha ziyade, postmodernizmin (çoğu felsefi düşünce gibi) kendine has bir politik rengi olmadığı ve çok çeşitli amaçlar için kullanılabileceğidir. Özellikle, postmodernizmin evrenselliğe ve nesnelliğe saldırısı ve “yerel bilgileri” savunması, bilhassa her türden milliyetçi ideolojilerle tamamen uyumludur. Çağdaş postmodernistlerin çoğu, yoksulların ve ezilmişlerin akıbetiyle samimi olarak ilgilenen ve politik olarak ilerici entelektüellerdir. Fakat fikirler, yaratıcılarının niyetlerinden kaçmanın bir yolunu bulur.
.....
Sahte bilimi harekete geçiren ve postmodernizmin teşvik ettiği güçlü psikolojik motivasyonlar da vardır. Francis Bacon’ın dört yüz yıl önce fark ettiği gibi, “insan, doğru olmasını istediği şeye inanmayı tercih eder.” Diğer yandan mantık ve deneysel bilim, insan özgürlüğüne ya da en azından özgürlükle ilgili fantezilerimize müdahale eder: Evrenin, bizim arzularımızla uyumlu olduğu ya da olmadığı ortaya çıkabilir. Gerçekte, çocukluktan yetişkinliğe geçişin bir yönü de, hoşumuza giden ancak yanlış olan inançlarımızdan (örn, Noel Baba) vazgeçmeyi öğrenmek ve daha genelde, arzularımızı ve gerçeği ayırt etmektir. Fakat bu, zor bir süreçtir ve bilimciler de dahil hiçbirimiz bunu tam olarak başaramayız.


Kerem Cankoçak


*  Almancadan İngilizceye geçmiş bir kelime. Bir başkasının zarar görmesine sevinme anlamına geliyor. (Ç.N.)

19 Şubat 2016 Cuma

SEN BU PİSLİĞİN NERESİNDESİN? / TAYLAN KARA

Bugüne kadar onlarca yazımda edebiyat piyasasının-piyasa edebiyatının çirkefliğinden söz ettim. Bu yazılar nedeniyle okurlardan ve çeşitli yazarlardan yüzlerce mesaj, mail ya da yorum gelmiştir. Destekleyen, taparcasına destekleyen, olumlu ya da olumsuz eleştiren, bir kısım iddialarımı abartılı bulan, hakaret/küfür eden… Ama bir tanesi bile bu konuda ortaya konulan olguları yalanlamadı. Babanın oğluna (1), abinin kardeşe ödül vermesi (2)… Bir yazarın kendi kendisine ödül vermesi (3)… Türkiye’nin en büyük birkaç ödülünden birisinin 14 yıl boyunca 12 kez aynı yayınevinden çıkan kitaplara verilmesi (4)… Bu ödülün jürisindeki 5 kişinin 4 ünün, ödül alan yayınevinin yazarları olması (5)…
 Aynı yıl ödül alan yazarın, bir diğer yarışmada jüri olup kendisine ödül veren jüri üyesine ödül vermesi (6)… Bir kişinin bir yılda tam 16 yarışmada jüri üyesi olması (7)…
Yıllarca jüri üyeliği yapmış yazarların, kendilerine gelen dosyaları okumadıklarına dair itiraflar (8)…
Okunmayan ve asla okunma olasılığı olmayan dosyalar… Bir yarışmada jürilerin tek tek ismini vererek bu kitapları okumadıklarını, 13 bin 400 sayfayı 75 günde okumadıklarını günlük gazetede, aylık bir dergide, internet sayfasında açık açık yazdım (9).
 Ve daha onca şey… Bunların bir tanesi bile yalanlanmadı. Yüzlerce mesaj ve geri bildirimlerden, küfür ve hakaret içerenler de dahil bir tanesinde bile bunların birinin yanlış olduğu söylenmedi. Bir teki bile yalanlanmadı.
Yazıları sansür ettiler, yazdığım gazetelerden attılar, arşivdeki yazılarımı kaldırdılar, yayınların editörlerini arayıp şikayet ettiler. Nüfuzlarını kullanarak yazacağım yayınlarda yazmamı engellediler. Son derece düzeysiz küfürler edildi. Herşeyi her şeyi yaptılar. Ancak sadece bir tek şeyi yapmadılar; bir tek şey… Bunların hiçbirini yalanlamadılar. Bir kez bile “bu yazılanlar yanlıştır, doğrusu da şudur” diye bir yanıt almadım. Bir kez bile olmadı. Utangaç bir yanlışlama, yarım bir yalanlama bile gelmedi. En fazla şöyle bir yanıt geldi “bu yazılanlar doğru olsa da…”
Bunlar yazdıklarım, yazabildiklerimdi. Kanıtlayamayacağım şeyleri hiçbir zaman yazmadım. Doğru olduğunu bildiğim, bir çok kişinin bildiği ancak apaçık somut kanıtı olmadığı için yazamadıklarım çok daha fazlaydı.
Sevgilisine ödül veren-verdiren şairler…
Ödül verme vaadiyle önüne gelen kadına yatma teklif eden jüri üyeleri…
Yarışmaya katılmadığı halde ödül vermek için yazarı telefonla arayan ve yarışmaya katılmaya zorlayan jüri…
“Sen X yarışmasında bana ödül ver, ben de Y yarışmasında sana ödül vereyim” şeklindeki “adil” ödül antlaşmaları…
İlan metni, seçici kurul ve yarışma şartnamesi vs hiçbir şey ortada yokken bir anda belediye tarafından ödül verilen “duayen” şairler…
Yatmadığı kadının kitabını yazmayan eleştirmenler…
Yattığı erkekleri köşe yazarı yapan “duayen” köşe yazarları… Daha neler neler…
Şimdi gidip bu pis işlerin en tepesindeki leş bekçilerine tek tek sorsanız, hepsi yolsuzluğa, hırsızlığa karşıdır! Edebiyat baronlarının hepsi çok demokrattır! Piyasa edebiyatının mafya babalarının hepsi adaletten ve insan haklarından yanadır! Hepsi hak ve hukuktan söz eder!  İhale yolsuzluğundan söz etseniz sizi onaylarlar. Adam kayırmacılıktan ve liyakatsizlikten hepsi pek şikayetçidir!
Ey okur, Türkiye’de kirli olan şey sadece siyaset midir?
Her kim ve nerede isen son soru da sana ey okur:
Sen bu pisliğin neresindesin?
İçinde mi?
Karşısında mı?
Kenarında mı?
Bu pisliğin neresindesin?

Taylan Kara

17 Şubat 2016 Çarşamba

Saçmalama özgürlüğü ve fahişeleştirilmiş bir sözcük: hoşgörü /Taylan Kara

Saçmalama özgürlüğü ve fahişeleştirilmiş bir sözcük: hoşgörü
Sözcükler de insanlar gibidir, kirletilebilirler. En soylu sözcükler bile kirli ağızlarda anlamını yitirebilir. Binlerce  sözcük, bu kirlilikten, bu içerik değişikliğinden, bu anlam kaymasından ve sonrasında yitiminden nasibini almıştır. Çağımız, içeriğini yansıtmayan, içeriği başka şeylerle doldurulmuş ve kendisinden uzaklaştırılmış sözcüklerin çağıdır. Bu yüzyıl, bir yandan bir sözcükler mezarlığı, diğer yandan da zombileştirilmiş sözcüklerin etrafa salındığı tuhaf bir zamandır.  Bazı sözcükler var ki bu içerik kirliliği bakımından klişe örneklerdir: demokrasi, özgürlük, insan hakları, hoşgörü gibi…

Fahişeleştirilmiş sözcükler
Anlamları genişletilerek, boşaltılarak, çarpıtılarak tamamen anlamsızlaştırılmış, fahişe durumuna düşürülmüş sözcüklerdir bunlar.
Bir insan „ben demokratım“ dediğinde bu artık hiç kimseye hiçbir şey ifade etmemektedir. Kötürüm bir sözcüktür „demokrat“, bir koltuk değneği olmadan, bir açıklama yapılmadan, başına  herhangi bir sözcük getirilmeden hiçbir anlamı yoktur: „sosyal demokrat“, „muhafazakar demokrat“, „hristiyan demokrat“ vs gibi başka sözcüklerin yardımıyla varolabilmektedir çünkü.
„Masa“ dediğinizde artık herkesin aklına üzeri düz ayaklı bir nesne gelmemektedir; sık sık dört ayaklı miyavlayan hayvana „kedi“ değil „masa“ denmektedir.

Sözcüklerde gizlenmiş tarih
Yeterince yakından bakarsanız her sözcüğün özgeçmişinde upuzun bir tarih görürsünüz; bu bir mücadeleler tarihidir.  Sözcükler fethedilebilir, içi doldurulup boşaltılabilir, işgal edilebilir, horlanabilir, tecavüze uğrayabilir, özgürlüğüne kavuşabilir. Sözcükler, insanların düşünce mekanlarıdır; orada insanlar ve ideolojiler birbirlerini iter, kavga eder  veya topyekün savaşır. Bir kitapta gördüğümüz, bize kültür unsurlarının hazır verdiği neredeyse her sözcük, onlarca anlamın katledildiği  bir mezarlık, onlarca „ölü anlam“ın kol gezdiği, bu mücadelelerin sonucunda oluşmuş bir içeriğin ayakta kaldığı canlı bir tarihtir. 

Neyini hoşgördüklerinin farkında mısın?
Hoşgörü“ sözcüğü de içeriksiz, neredeyse artık kabuktan oluşmuş bir sözcüktür. En temel insan haklarının her gün milyonlarca kez çiğnendiği bir dünyada, „hoşgörü“ sözcüğünün bu kadar çok duyulması tesadüf değildir. Nedense herkes herkesi „hoşgörmektedir“. Sizi bombalayacak, cesedinizi parçalayacak olanlar, sizin her türlü aptallığınızı, saçma sapan düşüncelerinizi, nesnel gerçeklikten kopuk yargılarınızı „hoşgörmektedir“. Bu çağdaki anlamıyla ikiyüzlülüğün ve alçaklığın zirve yaptığı bir sözcüktür „hoşgörü“. 
            Bu çağda bireyin yaşama hakkına, beslenme hakkına, barınma hakkına, hukukuna, kültürünü ve inancını yaşama hakkına „hoşgörü“ gösterilmez. Hoşgörü gösterilen tek şey bireyin „saçmalama özgürlüğü“dür.  Yaşama, barınma, beslenme gibi en asgari insan haklarının çiğnendiği bir çağda „saçmalama özgürlüğü“ne gösterilen sınırsız hoşgörü, bir çelişki değil aksine birbirinin devamı ve tamamlayıcı iki tutumdur.

Saçmalama özgürlüğü
Masaya zürafa deme „özgürlüğü“…
Dünya düzdür deme „özgürlüğü“…
Başak burcunun kişiliğini etkilediğini zannetme „özgürlüğü“…
Yerçekimine değil „gök itimi“ne inanma „özgürlüğü“…
Ayın peynirden yapıldığını savunma „özgürlüğü“…
Her türlü safsata ve zırvaya inanma, onları savunma ve yayma „özgürlüğü“…
Saçmayı örgütleme „özgürlüğü“…
Böylesi „özgürlükler“e sınırsız „hoşgörü“ vardır.  İnsanın „saçmalama özgürlüğü“nü hoşgörenler, aynı zamanda onun en asgari yaşama, barınma, beslenme haklarını gaddarca çiğneyenlerdir.
İnsanın özgürlükten anladığı „dünya düzdür“  ya da „masa zürafadır“ demek olduğu sürece gerçek özgürlüğünü yitirmeye devam edecektir. İnsan türü, kitlesel olarak „aklını kullanma cesareti“ni göstermediği sürece „saçmalama“sına gösterilen alçakça hoşgörü var olmaya devam edecektir.

Yıkamadan kullanma!
İnsan, yere düşen kirlenmiş sözcükleri yıkamadan kullanmamalıdır. Yanlış içeriklerle doldurulmuş sözcükler insanı nesnel gerçeklikten uzaklaştırır. İnsan bir bakar ki, kollarındaki zincirin sesi kulağına müzik sesi gibi gelir. 
İnsan bir şeyi „hoşgörürken „ neyi hoş gördüğüne dikkat etmeli, kendisine gösterilen „hoşgörü“yü şüpheyle karşılamalıdır. Yirmibirinci yüzyılda gösterilen „hoşgörü“nün bütün insanlığa çok ama çok ağır bir maliyeti vardır çünkü. 
Taylan Kara

3 Şubat 2016 Çarşamba

ÇIKIŞ 2 YALÇIN KÜÇÜK / Evin Okçuoğlu



ÇIKIŞ 2
YALÇIN KÜÇÜK
“DELİ ÇOCUK” “BU KİTAPTA HEYECAN VAR” DİYOR
Bu kitapta heyecan var. Önsöz intikam diye başlayıp ışıklarımızı yakıyorum diye bitiyor. Bu kitabın yazarı kendisine “deli çocuk” denmesine sevinçle yaklaşan Yalçın hocamızdır. İntikamında Osmanlıcılara Ottomanız, Atamanız diyor ve yazmasını Kuzguncuk semtinin Kudüscük (Little Jerusalem) olduğu girişi ile müthiş bir heyecanla sürdürüyor.
Kitapta dokuz sure (kısım) var. Bunlardan üçüncüsü Deniz Hakan tarafından yazılmış. “Ahlak Teorisine Dönüş” “Artık Demokrat ve Ahlaksız Adamlarız” başlığını taşıyor. Okan İrtem’in kaleme aldığı beşinci surenin başlığı ise “Bir Pagan Kuruluş” “Çok Dinli Doğum: Osmanlı”.
Yıllarca bir aydın kişinin umut olacak söylevini duymak istemi ile toplantılara katılmışımdır. Beni tatmin edecek bir söylem ile sağlam bir duruş ve saptama ile karşılaşmadığım için hayal kırıklığına uğrayarak döndüğüm toplantıları anımsıyorum. Yurda dönen Server Tanilli hocamız bile yeterli heyecanı yaratamamıştı. Bence kitleleri sürükleyici olan hitabetten çok düşüncelerin gerçekliğin ürünü olarak doğru yönü işaret etmesidir.
Heyecan duyuşunu hiç yitirmeden direngenliğini sürdüren Yalçın hocamız her kitabında savaşıyor. Savaşımız, (savaş değil de savaşımız diye vurguluyorum) “Ortaçağ misali zaman sadece an’lıktır. Tarihi olmayan ve zamanı akmayan bir millete dönüyoruz.”(s: 41) saptamasından yola çıkarsak, durdurulmak istenen akış ileri doğru sürsün diyedir. Bu savaşım bizim içindir. Bizim ileri doğru sıçramamıza engel olanlara karşı yapılan bir savaştır. Gericilik ve ilericilik eksenindeki bir sınıf savaşıdır. Onu okuyarak anlayarak ve anlatarak bu savaşın birer neferi olmak boynumuzun borcu olmalı diye düşünmekteyim. O nedenle bu kitabı tanıtmalı, okunmasını sağlamalıyız. Gerçekliğe dayanan çok titiz akademik çalışma, çok dilden kaynak araştırma sonucu sentezlenmiş saptamalar içeren ÇIKIŞ 2’den bazı kısımlara alıntı olarak yer vermek istiyorum.
“Böylesine topyekun destekli bir iktidar ile tarihimizde ilk kez karşılaşıyoruz ve benzeri hiç yoktur.” “Tarihimiz, en büyük ihanetle karşı karşıyadır ve tam bir kuşatma mevcuttur.” (s: 43)
“Çökmelerine rağmen hâlâ düşmedilerse üçü bir yerde olmalarındandır. Akepe ve cehepe ve mehepe üçü birdir. Üçü tek partidirler.” (s: 46)
Ben buna blok diyorum. Bir blok olarak meclisi kaplayanların cumhuriyete saldırısı, cumhuriyeti eski rejim haline düşürerek her yerde “yeni”yi palazlandırma çabaları sürerken korku da egemendir. Egemenlerin korkusunu ortadan kaldıracak şeyi Spinoza’dan aktarıyor hocamız. “Spinoza, daha 1690 yılında formülü vermiş durumdadır. Yeni iktidar, ’sabık kralın dostlarını, yakınlarını ve dost olduklarından şüphe ettiklerini öldürerek’ korkudan kurtulmayı ve kendini güven altına almayı sağlayabilmektedir.” Böylece Ergenekon tutuklamaları ile “dalga dalga” yapılan 1793 Fransasındaki tutuklamalara anlam verilmiş oluyor.
Tarih derslerinde olaylar savaşlar kahramanlar veya diğer ünlü kişiler kendi dönemleri içinde bize hep doğrusal olarak ve parçalı öğretilmişti. Aynı dönemde Avrupa’daki olaylar oluyorken Asya’da neler olmaktaydı gibi bağları kurmadan, eş zamanlı bir dünya bakışı vermeden geçer giderdi tarih dersleri. Bunu hatırlamama neden olan alıntı şöyle: “Spinoza ve Sabetay Sevi aynı çağın insanlarıdırlar. Sevi’nin çıkışı 1666 ve Spinoza 1670 olmakla, her ikisi de konverso’durlar. Spinoza, İzmir ile bağlantılı idi ve ben, yıllar önce, Amsterdam ile- Spinoza Amsterdam’a yerleşmişti ve Sevi ise İzmirli olup, İzmir arasında hem güçlü bir işbirliği ve hem de rekabet olduğunu yazmıştım.”
Çıkış 2’yi okurken okura bir önerim var. Yanınızdan kâğıdı kalemi eksik etmeyin. Tarihin içinde siyaset ve filozofların arasında 17. 18. Yüzyılda gezinirken okuma listenize ekleyecek yeni başlıklarla karşılaşıyorsunuz… Montesquieu’nun İran Mektupları, Kanunların Esası, Diderot’un Körler Üzerine Mektup, Rahibe, Ramaeu’nun Yeğeni,  Buffon’un Doğa Tarihi, …
Devrimler her zaman incelemeye değer dönemlerdir. Geçmişte yayınlanmış olan devrimler ve karşı devrimler ansiklopedisi ciltlerimiz vardı. Yalçın hocamız devrimlerle ilgili incelemesinden çıkarımlarını paylaşmış: “ Açabiliriz, bir Fransa ki, muhalif olma ile dinsizlik moda idi ve büyük modadır; ama çok küçük bir azınlık modayı izlemektedir. Bu durum bize, Büyük Fransız ve Büyük Ekim Devrimleri’nin halini ve dayanağının çapını anlatmaktadır. Buradan, asillerin kırıldığı ve feodalitenin dezaktivize olduğu sonuçlarını çıkarabiliyoruz. İhtilal’e kadar bir politik boşluk var. Demek ki, büyük devrimler çok büyük ancak sessiz bir desteğe dayanan küçük azınlıkların işidir. Asıl güç çok yoğun ideolojidedir; bu o kadar öyle ki, Tocquville, Ancien Régime’i yıkan Fransız Devrimini dinsel saymaktadır. Din ile ilgileri yok ama hedeflerine dinsel bir bağlılık gösteriyorlar.”
İşte bu günü anlamakta bize ipuçlarını birer şifre misali veren hocamız, vargılarına ulaştıran birçok kaynağı taramaktan bizi kurtarıyor. Gustave Lanson, belki de 12 Eylülün bitmeden sürmesini ve akepenin yolunu açmasını 1912 yılında yayınlanan Fransız Tarihi ve Edebiyatı çalışmasında anlatıyor. Hocamızın alıntısı içinde Lanson’un sözleri tırnak içidir: “…’zaten önceden yarı yarıya yapılmıştı’, demektedir. Ancien Régime kendisini yıkan ve temizleyen İhtilal’in işlerini yarı yarıya tamamlamıştı, bunu anlıyoruz.”
Bu anladığımızın hayata geçişi sırasındaki hukuk çiğnemeler için yapılacak açıklamanın hukuk tarihinde “düşman ceza hukuku” diye adlandırıldığını okuyoruz. Ayrıntısını Yalçın hocamızın kutucuk tekniği ile kaleme aldığı bölümde okuyabilirsiniz. (s: 73)
Deniz Hakan’ın müthiş çalışması üçüncü sureye geçmeden son bir alıntı günümüze ışık yakıyor: “Ve 1967 ve 1973 tarihlerinde Sovyetler, Mısır’ı ve Nasır’ı yalnız bıraktılar. Şimdi Putin, Esad’ı yalnız bırakmamaktadır. Ne demek, Ruslar, yobazizim ile savaşmak için sıcak sulara indiler.”
Deniz Hakan’ın sayfalarında neredeyse altı çizilmedik yer bırakmamışım. Birkaç alıntı ile bana hak vereceğinizi umuyorum: “Robespierre ve Machiavelli, egemen sınıfları, kamu çıkarı için ve zor yoluyla alaşağı etmeyi savundukları için suçludurlar. İnsan hakları ve demokrasi kavramlarını bir kaide üstüne koyarak kutsallaştıran tekelci dönem, kamu çıkarı tartışmasını gözlerden saklar ve şiddet tartışmasını, ‘ne için’ ve ‘neden’ sorularından kopararak, neredeyse boş bir uzayda, ‘şiddet iyi midir, kötü müdür’ tartışmasına indirger.”
Filozofları gerçekçi ve kamudan yana bakış açısı ile irdelemeye çok gereksinmemiz var. İşte Hobbes için Hannah Arendt ile aynı fikirde olan Denizkızımız şöyle diyor: …Hobbes da, ‘İnsan insanın kurdudur’ derken değişmez bir insan özü tanımlamış oluyordu. Hobbes’un yaptığı bu kez, soyluların hırslarını ve oluşum aşamasındaki kapitalizmin ‘günahlarını’, ‘mutlak rekabet ilkesini’ insan doğasına yüklemekti.” (s: 91)
Aklın dinsel dogmalara inançlara teslim edildiği çağların içinden çıkan bugüne ışık yakan yönü ise kısa ve öz olarak okuyoruz: “Aklın kullanılması önündeki her engel, aynı zamanda özgürlüğün ve ahlakın da önündeki engellerdir.” (s: 96)
Denizkızımızın Yalçın hocanın iyi bir öğrencisi olduğu nereden belli derseniz çok net araştırmacı çok kaynak taramacılığından diyebilirim. Bilgilerin havada köksüz çalı gibi uçuşmamasından da bunu anlıyoruz. Işık yakmak için geçmişin aydınlanmacılarının kapsamlı incelemesini zevkle okuyoruz. Postmodernizmin her şeyi bağlamından soyduğu süreçlere inat geçmişin ışığını bugüne taşıyıp bugünü daha net ışıklandırmak aklın bilimle netleşmesi ne kadar yerinde olmuş. Edebiyata da aynı bakışla bakmamız gerek. İşte kısa bir değinme: “Sosyalist bloğun yıkılmasının ardından tekeller, artık yalnızca sosyalist olana değil, modern olana da fütursuzca saldırmaya cüret edebildiler. ‘Kahraman’ dediğimiz, romanda da olsa artık tekelleri rahatsız etmektedir. İrade, ahlak ve kavga artık aranan özellikler değildir. Yüksek insan out’tur. Martin Eden yerini Dexter’a, Julien Sorel yerini Familiy Guy’a bırakmıştır.” (s: 105)
Üçüncü bölümden, Deniz Hakan’dan son alıntımızla ayrılıyoruz: “Ahlaka dönüş mü, yirminci yüzyılın tutkusunun kölelik olduğunu söyleyen Camus’nün ısrarla yazdığı gibi, artık sadece başkaldırıdadır.” (s: 127) Çalışmasını Yalçın hocasına ve dedesine (Süleyman Üstün) yakışır şekilde yapmış olan Deniz Hakan’a teşekkür ederim.
Tekrar Yalçın hocamız sözü alıyor. Bize iki kişiyi tanıtıyor. Zafer Toprak ve Güngör Uras… Okuma listenize Prof. Zafer Toprak kitaplarını eklemeniz kaçınılmaz oluyor.
Okan İrtem karşılaştırmalı dilbilgisi gibi karşılaştırmalı tarih çalışması yapmış. İki farklı tarihçiden yararlanarak gerçeğe varmayı çalıştığı bölüm gerçekten önemli netlikleri içeriyor. Çıkarımlarından alıntılar: “Böylece ilk İslama geçen Türk devletinde Arap değil, İran etkisini bulmuş oluyoruz.” (s: 236)
“Türkmen boylarının yurt kurdukları topraklar İranlıların nüfuz alanı içerisindeydi. Yerleşik kültürü ile İran ise o yıllarda sanki hiç kurumayan bir resim tablosuydu ve tuvaline girip çıkan Türk boylarını tepeden tırnağa kendi rengine boyuyordu.” (s: 236) Bu kısmı okurken nasıl sevindim anlatamam. Böylesi imgesel anlatımla süslenmiş edebiyata yaklaşan bir ifade ile karşılaşmak çok hoştu. Kutlarım.
Bir örnek daha vereyim de bu güzel imgesel ifade yalnız kalmasın: “İslam Türkler için, sanki içinde eski dinlerini biriktirdikleri bir tür kumbaraydı; herhalde onda tüm eski dinlerini de muhafaza ediyorlardı.” Dinler tarihinde böylesi bir geziye çıkardığı için hocamızın sevgili öğrencilerinden Okan İrtem’e teşekkür ederim. Böylece Osmanlı’nın doğuşundaki etkilere daha net bakmış oluyoruz. Bu arada Mevlanacıların da bu bölümü iyi okumaları gerek… “Bu açıdan Mevleviliği ve Türkmenleri iki ters yönlü akım olarak düşünebiliriz. Biri içerde ve zenginliğin biriktiği şehirlerde kalırken, Türkmenler ve heteredoks dervişler kırlara ve sınır boylarına doğru ilerliyorlardı. Zenginlik vaat etmeyen Osmanlı’nın Mevlevilerin dikkatini çekmemesi bu açıdan doğaldır.” Osmanlı Türk İslam değil Türk Rum senteziydi… İşte Yalçın hocanın dediği intikam budur.
Bir bitişe sahip olmayan sürekliliği olacak olan bir Çıkış’la karşı karşıyayız. Devrimci durumda olduğumuz ve çözümün ise daha laik daha halkçı daha eşit bir cumhuriyet olduğunu saptayan bölümün ardından, dönenlere, başkaldırıya elveda diyenlere elveda diyor hocamız. Yükleri atıyor. Tarihi anıları olarak okuyoruz. Bir tür tarihsel dedikoduyu andıran kısımlar var. “Başkent Hastanesine gitmiştim. Haberal hocam yurt dışındaydı. Fatih Hilmioğlu hocamı gördüm ve son derece sağlıklı ve moralli buldum. Pek sevindim, koğuşta hep soruyordu, ‘bize ne yaparlar’, cevaben bir tarih tutmuştum, bu tarihe kadar en az beş yüz kişilik bir katliam olmazsa, ‘biz çıkarız’ diyordum. Ve süre bitti, ‘çıkarız hocam artık tutamazlar’, bunu hep tekrarlıyordum.” (s: 281)
Sonlara yaklaşırken, Tarihi yer bizim k… mızın konduğu yerdir diyen Aziz Nesin ile kotardığı Aydınlar Bildirisi ve Yaşar Kemal bölümü var. Afşar Timuçin hocamızla yapılan söyleşiye de bir kutu içinde yer verilmiş. Okunması gerekir.
Konu cehepe liderinden açılmışken Hocamız çok yerinde bir çağrışımla Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sındaki epsilon insan tipini vurguluyor. Bu kitabı da listenize ekleyiniz.
Kazanımlarımız ve güzel haberlerimiz bu kitap ile netleşiyor. Nerede görürseniz okumalısınız. Okan ve Deniz’li bir üniversite olmayı heyecanla müjdeliyor hocamız. Artık Yalçınlarımız üniversitedir. Tükenmiyorlar. Çoğalıyoruz.
Evin Okçuoğlu
25 Ocak 2016