Post-modern felsefecilerin canına okuyan
fizikçi: Alan Sokal
Amerika'lı bir politik fizikçi: Alan
Sokal
“Modern
bilimler, insanlığın başarısının ve kültürel birikiminin en dikkat çekici
örneklerinden biri. İnsanlığın sahip olduğu tüm hazineler gibi o da saygılı ve
titiz bir uğraşı hak ediyor.”
Chomsky
Alan Sokal, Türk okurların yabancı olmadığı bir isim. Jean Bricmont ile birlikte
yazdıkları kitap 2002 'de Türkçede 'Son Moda Saçmalar Postmodern
Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları' başlığıyla yayımlandı.
Amerikalı fizikçi Alan Sokal'ın 'Son Moda Saçmalar Postmodern
Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları' kitabı yeni çeviriyle ve
genişletilmiş olarak ALFA Bilim dizisinden tekrar yayımlandı.
New York Üniversitesinde Teorik fizik profesörü olan
Alan Sokal, 1996'da Social Text isimli bir postmodern
dergiye saçma bir makale gönderir. Fizik kuramlarını bilerek çarpıttığı ve
saçma bir şekilde sunduğu bu makalesini Social Text basar ve ardından
Sokal bunun bir şaka olduğunu, postmodern dergilerin her türlü saçma makaleyi
bastıklarını ispatlamak için bu yola başvurduğunu açıklar. Sonrasında
büyük bir tartışma başlar, postmodern felsefeciler ile bilim adamları arasında
ve ''Bilim savaşlarında''nda yeni bir sayfa açılmış olur. Düşün tarihine 'Sokal
vakası' olarak geçen bu olayın devamını Alan Sokal 'Şakanın Ardından'
kitabıyla ayrıntısıyla anlatır (Alfa Bilim/Felsefe 2011).
Alan Sokal, bir teorik fizikçiden beklenmeyecek ölçüde
politik birisi. 'Şakanın Ardından' kitabında da, sık sık ''kendi alanı
olmayan'' bu konulara politik nedenlerle girdiğini vurguluyor. Sokal''a
göre ''bilim düşmanlığı'' ve ''bilimlerin postmodern yazarlar tarafından
kötüye kullanımı'', son tahlilde akademik bir mesele değil, politik sonuçları
olan ciddi bir toplumsal olgudur. Bu olguyu görmek için çok uzaklara
gitmeye gerek yok, Internetten Türkçeye çevrilmiş kitapları taradığımızda hemen
karşımıza çıkıyor. Ülkemizde postmodern yazarları Türkçeye kazandırma konusunda
geniş bir ittifak göze çarpmakta: Liberalliğe terfi etmiş eski tüfek
solculardan anarşistlere, prestijli üniversitelerin Sosyoloji bölümlerinden
dini kitaplar basan yayınevlerine kadar hemen herkes postmodern yazarları
(özellikle Fransız olanları) bağrına basmış durumda. Örneğin Baudrillard'ın
neredeyse tüm kitapları Türkçeye çevrilmiş, Feyerabend birçok farklı yayınevi
tarafından defalarca yayımlanmış. Lacan kimi üniversitelerde (özellikle Bilgi
Ün. Gibi ultra-liberal üniversitelerde) ders kitabı olarak okutuluyor. Bu
ilginç olguyu nasıl açıklamalı? Şüphesiz ilk akla gelen açıklama bu fikirlerin
'moda oluşları'. Her ne kadar ABD ve Avrupa’da bu moda çoktan geçse de, her
şeyde olduğu gibi Türkiye’de moda da geriden takip edilir. Bu kadar geniş bir
düşünce yelpazesindeki aydınların, bu kitapların içeriklerinde uzlaştıklarını
varsaymak ilk bakışta olanaksız gibi görünüyor. Moda konusu, aslında 'Mem
Makinesinde' (Susan Blackmore, ALFA Bilim Dizisi, 2011) ayrıntılı olarak
ele alınmakta. Burada sadece, Susan Blackmore’un bir çeşit kültürel genler olan
''mem''lerin nasıl taklit yoluyla kendilerini kopyalattığını detaylı bir
şekilde incelediğini vurgulayalım. Ama 'postmodern memlerin' kendilerini
kopyalatarak çoğalması bir sonuçtur. Peki bu memlerin başarılı olmasının
ardında yatan sır nedir? Neden son yıllarda 'faşist bilim', 'paradigma',
'sömürgeci batı bilimi', 'gerçeklik görecelidir', 'bilim toplumsal bir inşadır'
tarzındaki memler başarı kazandı? İşte Sokal, bu postmodern yazarların
söylediklerinin bu kadar geniş bir çevrede ilgi çekmesinin nedenlerini
araştırıyor kitabında. Bir bilim adamı titizliğiyle postmodern argümanları
masaya yatırarak, bu yanlış argümanların izini Kuhn ve
Feyerabend'in eserlerine kadar sürüyor.
Postmodernizmi,
“hemen hemen açık bir şekilde Aydınlanma’nın rasyonel geleneğinin reddi;
deneysel testlerle hiçbir bağlantısı olmayan teorik söylemler ve bilimi bir “anlatı”,
“mit” ya da toplumsal inşadan (ve başka şeylerden) ibaret gören bir bilişsel ya
da kültürel görecilikle tanımlanan entelektüel bir akım”
olarak tanımlayan Sokal'a göre
bu modanın başta gelen sebeplerinden ilki ''tembellik'', çünkü ''perspektivizm
ve radikal toplumsal inşacılık, politik olarak kendini adamış fakat entelektüel
açıdan tembel insanlar için fazlasıyla doğal bir felsefe ...''. Günümüzde
en sevilen kavram paradigma. Herkesin 'kendi paradigması' var. Oysa gerçek
bilim yapmak zor. Eğer her şey bir yorum ve kanaat meselesiyse, zamanımızı
neden ciddi biçimde fizik, biyoloji ve istatistik öğrenmeye harcayalım
ki? Tembelliğin yanısıra akıl-dışılığa duyulan ilgi, bilimin
'otoriterliğinden' korku,...vb gibi etmenler de var. Özellikle Türkiye gibi
bilimsel formasyonun zayıf olduğu ülkelerde bunlar daha da baskın hale geliyor.
Sokal'ın amacı, genel anlamda kanıt ve
mantığa duyulan saygı olarak özetlediği bilimsel bir dünya görüşünü savunmak.
Ama bu sadece akademik bir savunma değil, aynı zamanda politik bir savunma.
Kitaptaki tezler her ne kadar akademik düzeyde de olsa, sonuçları politik.
Sokal bütün bu tartışmaların akademik düzeyde kalmayıp, dünyamızı da
etkilediğini vurguluyor. Bilim düşmanlığının, göreciliğin ve sahte bilimlerin
en büyük zararının, özellikle Türkiye gibi ''Aydınlanmanın modası
geçmiş olduğu varsayılan işinin henüz tamamlanmadığı Üçüncü Dünya
ülkelerinde'' görüldüğünü söylüyor. Sokal kitabın son bölümünde bu
zararlara örnek olarak Hindistan'ı seçmiş. Ancak Hindistan' da yaşananların bir
kısmı Türkiye'de de yaşanmakta ve yaşanma tehlikesi var.
Amerikalı fizikçi
Sokal'ın kaygıları ile Türkiye'de yaşayan bizlerin kaygılarımız çok
benziyor. Amerika ile Türkiye arasında nasıl bir benzerlik olabilir? Bir
taraftan dünyanın efendisi ABD, diğer taraftan az gelişmiş, dışa bağımlı bir
ülke olan bizim hangi ortak noktalarımız var? Bu ortak noktalar Avrupa ile
bizim aramızda da var mı? Yoksa sadece ABD ve Türkiye'ye (ve benzer ülkelere)
özgü noktalar mı bunlar? Eğer öyleyse hangi ortak noktalar bunlar? Bütün
bu soruların cevaplarına Sokal konuşmasında değiniyor.
'Bilimsel dünya görüşünün' en
geniş anlamıyla 'kanıta dayanan uslamlama' olduğunu vurgulayarak, bunun
politikadan dine, günlük hayattan etik sorunlara kadar her yerde uygulanması
gerektiğini öne sürüyor: ''Amacım kanıta dayanan dünya görüşünü ciddiye almanın
doğurduklarının çoğu insanın farkına vardığından çok daha radikal olduğunu
göstermektir.''
Doğa bilimlerinin son 400
yılda başardıklarının altını çizerek, bilimsel yöntemin “bilgi edinmek için
yanılabilir fakat muazzam derece başarılı bir yöntem” olduğunu belirten Sokal,
günümüzde bilim karşıtlığının temelinde politik kaygılar yattığına dikkat
çekiyor. Verdiği iki örnek hem Türkiye'nin hem de ABD'nin yakın tarihiyle
ilgili: Evrim düşmanlığı ile Bush/Blair ikilisinin Irak'a saldırmak için halkı
yanıltması. 'Kanıta dayalı dünya görüşünün' terkedilmesinin sonuçları bunlar.
Bu sonuçlardan ikincisinin dehşetini Irak'lılar yüzbinlere varan can kaybıyla
ödediler. İlkinin ise sonuçlarını Türkiye'de yavaş yavaş görmeye başladık.
İnanç ve bilim çatışmasının düğüm noktasının 'bazı insanların kanıta ihtiyaç
duymadan iddialarda bulunmak' olduğunu söyleyen Sokal, aslında bunun etik bir
problem olduğunu dile getiriyor. ''Fizik, kimya ve biyolojide bir dizi
kanıt standardı uygulayıp tıbba, dine ve politikaya gelince bu sınırları
rahatlamak mantıklı değildir” diyen Sokal, günümüz dünyasının sorunlarının
büyük ölçüde bilimsel dünya görüşünden uzaklaşmak olduğunu vurguluyor.
Son Moda saçmalar ayrıca çok
eğlenceli bir kitap. Sokal ve Brichmont, postmodern yazarların laf salatası
halinde sıraladıkları “parlak fikirleri” tii’ye alıyor. Gelin Sokal ve
Brichmont’a kulak verelim:
“İstismar kelimesini aşağıdaki
özelliklerin bir veya birkaçını anlatmak üzere kullanıyoruz:
1) En iyi durumda bile hakkında son
derece bulanık bir fikre sahip olunan bilimsel kuramlar üzerine uzun uzadıya
atıp tutmak. En sık rastlanan taktik, yazılarda bilimsel (veya sözde bilimsel)
bir terminolojiyi, kelimelerin gerçekte ne anlama geldiklerine aldırmaksızın
kullanmaktır.
2) Doğa bilimlerindeki kavramları, en
küçük bir kavramsal veya deneysel gerekçelendirme yapmaksızın, bu işlemi haklı
çıkarma yönünde hiçbir zorunluluk duymaksızın beşeri veya sosyal bilimlere
ihraç etmek....
Lacan’dan nevrotik öznenin yapısının
tam olarak torus biçiminde (ve bunun gerçeğin ta kendisi) olduğunu,
Kristeva’dan şiirsel dilin süreklilik niceliğine dayanarak kuramsallaştırılabileceğini,
Baudrillard’dan modern savaşların Öklitçi olmayan bir uzayda gerçekleştiğini
hiçbir açıklama olmaksızın öğreniyoruz.
3) Tamamıyla ilgisiz bağlamlarda
teknik terimler kullanma yoluyla hiç utanmadan yüzeysel bir bilgiçlik tasla
mak. Kuşku yok ki burada bilimsel alanların dışından gelen okuru etkilemek ve
esasen gözdağı verme yoluyla sindirmek hedeflenmektedir. Akademiden ve medyadan
kimi yorumcular da bu tuzağa düşerler: Roland Barthes Julia Kristeva’nın
çalışmasının doğruluğundan etkilenir, Le Monde ise Paul Virilio’nun bilgeliğine
hayran olur.
4) Aslında anlamsız olan cümle ve
ifadeleri manipüle etmek. Bahsi geçen yazarların bazıları kullandıkları
sözcüklerin anlamlarına enfes bir aldırmazlıkla okur üzerinde etkili bir baş
dönmesi yaratmaktadırlar.”
....
Lacan’ın matematiksel kavramları
nasıl çarpıtarak yanlış bir şekilde kullandıklarına örnekler vererek şunları
yazıyorlar:
“Erekte olmuş organlarımızın Ö-1 ’e
eşitlendiğini görmenin oldukça üzücü olduğunu itiraf ediyoruz. Bu bize
Sleeper’da beyninin yeniden programlanmasına karşı çıkan Woody Allen’ı
hatırlatıyor: “Beynime dokunamazsınız, o benim ikinci önemli organım!”
Bu arada Türkiye’deki Lacan
izleyicilerinin derslerini iyi ezberlediklerine şüphe yok. Geçenlerde Psikeart
dergisinin düzenlediği bir etkinlikte konuşan Bilgi’nin popüler “hocalarından”
birisi Sokal’ın Lacan’ı anlamadığını ileri sürerek, “Lacan kadın yoktur
der,”..”hatta erkek de yoktur” demiş. Bilginin popüler hocasının başarılı bir
şekilde aktardığı tipik bir postmodern düşünce. Aslında hiç bir şey yoktur.
Kadın/erkek yoktur, işçi/patron yoktur, ilerici/gerici yoktur....vs. Ne kadar
kolay bir düşünme tarzı değil mi? Aslında hiç bir şey yok, ne uğraşıyorsunuz
boşuna. Modern bilim cinsiyetler arasındaki ayrımın 2,5 milyar yıl önce
başladığını söylemiş bize ne? Oturup bir sürü kitap mı okuyacağız şimdi evrimi
öğrenmek için. Bütün bunlar boş işler. Zaten bilim de bir “kurgu” değil mi?
Bu kolaycı düşünme tarzı son 20
yılda özellikle solcular arasında çok yaygınlaştı. Oradan da İslamcılara geçti,
tabi farklı amaçlarla kullanılmak üzere. İslamcılar bu tarz yaklaşımları hemen
bağırlarına bastılar çünkü bilimin son 400 yıllık egemenliğini sona
erdirebileceklerini umdular. Yıllardır bilim “binlerce yıllık efsanelere
inanmayın, gerçek budur” diye kafalarını ütülüyordu. Oysa postmodern (hem de
solcu) yazarlar gösterdi ki aslında bilim de gerçekleri söylemiyormuş: Meğer
bütün o elitist aydınlanmacılar bize zorla gerçeği dikte ettiriyorlarmış..
Neyse ki artık zorba modernist bilimcilerden kurtulduk; yaşasın postmodern
dünyaJ
Sokal’dan alıntılar: (Her iki kitaptan.)
Amacım aslında, bilimsel bir dünya görüşünü
savunmaktır. Bu görüş, genel anlamda kanıt ve mantığa duyulan saygı olarak tanımlanabilir.
Kısacası, akla dayalı argümanlara, hüsnükuruntu, batıl inanç ve demagojiden
daha çok saygı duymaktır. Bu eski moda fikirleri savunmaya çalışmamın sebepleri
ise temelde politiktir. Politik olarak kendimi, kapitalist sistemin
adaletsizliklerinin ve eşitsizliklerinin karşısında duran ve daha eşitlikçi ve
demokratik toplumsal ve ekonomik düzenlemeler için çabalayan politik akım
olarak tanımlayabileceğimiz Sol ile özdeşleştiriyorum (ve sanırım bugün burada
bulunan herkes böyle yapıyor). Amerikan Solundaki moda akımlar beni
kaygılandırıyor; özellikle de akademidekiler. Bu akımlar, asgari düzeyde bile
zeki ve kendini adamış insanları çok tutulsa da içi boş entelektüel modalardan
ibaret akımlara yönelterek bizi ilerici bir toplumsal eleştiri sunma işinden
uzaklaştırıyor. Bu akımlar ayrıca öznelci (subjectivist) ve göreci (relativist)
felsefeleri teşvik ederek böyle bir eleştirinin ortaya çıkma ihtimalini
baltalıyor. Kaldı ki bu felsefeler bana göre bizleri ve vatandaşlarımızı ikna
edecek bir toplum analizi ile bağdaşmaz. Politik görüşümüz ne olursa olsun,
hakikat, akıl ve nesnelliğin savunulmaya değer değerler olduğunu düşünüyorum;
Solda yer alanlar için ise bunlar elzemdir. Bu değerler olmazsa, eleştirimiz
bütün gücünü yitirir.
“Bilimcilerin, kadınların ve Afro-Amerikanların…neden
doğası gereği daha aşağı olduğuyla ilgili açıklamalara bütün yetkiyi vermesinin
üstünden çok geçmedi.” Peki, Robbins bunun hakikat olduğunu mu iddia ediyor?
Umarım öyle değildir! Kuşkusuz, pek çok insan kadınlar ve Afro-Amerikanlarla
ilgili doğru olmayan şeyler söylüyor ve bu yalanlar bazen “bilim”, “akıl” ve
başka şeyler adına söyleniyor. Fakat bir şeyi iddia etmek, onu doğru kılmaz;
bilimciler de dahil olmak üzere insanların bazen yanlış iddialarda bulunması da
hakikat kavramını reddetmemiz ve gözden geçirmemiz gerektiği anlamına gelmez.
Tam tersine, hakikat iddialarının altında yatan kanıtı son derece titiz bir
şekilde incelememiz ve en doğru rasyonel yargılarımıza göre yanlış olan
iddiaları reddetmemiz gerektiği anlamına gelir.
...
Şunu açıklamama izin verin: Belli bir durumda, hangi
hakikat iddialarının gerçekte hakikat olduğunu belirlemenin kolay olduğunu
söylemiyorum. Sonuçta, bütün entelektüel çalışmalarımız bu ayrımı yapmaya
çalışmakla ilgilidir. O kadar kolay olsaydı, o zaman işsiz kalırdık. (Elbette
işsiz kalabiliriz ama bu başka bir konudur.) Söylemeye çalıştığım şey,
“hakikat” kavramı ve “hakikat iddiası” kavramını birbirinden ayırmanın hayati
önem taşıdığıdır. Bunu yapmazsak, oyunu daha başlamadan ele vermiş oluruz. Ne
yazık ki bazıları hakikati belirlemenin (özellikle sosyal bilimlerde) zor
olduğu şeklindeki su götürmez gerçekten yola çıkıp hiçbir nesnel hakikat
olmadığı sonucuna atlıyor.
...
Perspektivizmin ve radikal toplumsal inşacılığın,
politik olarak kendini adamış fakat entelektüel açıdan tembel insanlar için
fazlasıyla doğal bir felsefe olduğunu düşünüyorum.
....
Radikal toplumsal inşacı felsefe ile uğraşmanın
avantajlı yönü, onun, sonucundan hoşlanmadığınız herhangi bir deneysel
araştırmayı gözden düşürmemize olanak veren çok amaçlı bir araç olmasıdır;
ayrıca verilerin can sıkıcı detaylarıyla ve onların yorumlarıyla da uğraşmamıza
(hatta onları anlamamıza) gerek de yoktur. Fakat radikal inşacılık, eğer
geçerli ise, onu elinde bulunduranların iddialarını da yakan evrensel bir
asittir.
....
Latour’un eserlerindeki pek çok önerme o kadar muğlak
ifade edilmiştir ki onları gerçek anlamıyla ele almak neredeyse imkansızdır. Bu
muğlaklık çözüldüğünde ise (burada birkaç örnekte yapacağımız gibi) ya iddianın
doğru fakat sıradan ya da şaşırtıcı fakat bariz bir şekilde yanlış olduğu
sonucuna varılır.
....
Dahası, lisans öğrencileri olarak, Lacancı ve
yapısökümcü laf kalabalığıyla dolu İngilizce bir kültürel çalışmalar ya da
kadın çalışmaları dersine katlandığını anımsayan ve sonuç olarak kendi
entellektüel kabiliyetlerinden şüphe etmiş olması olası, hiç de azımsanmayacak
bir yetişkinler grubu vardır. İmparatorun en azından kısmen çıplak olduğu ifşa
edildiğinde, kim onları şimdi bir parça Schadenfreude*
hissediyorlarsa suçlayabilir?
......
Alan Ryan bunu çok güzel ifade
etmiştir: Mesela, savunma halindeki azınlıkların Derrida bir
yana Michel Foucault’yu bile kucaklamaları açıkça intihar demektir.
Azınlıkların bakış açısı hep gücün hakikat tarafından baltalanabileceğiydi…Bir
kez Foucault’nun hakikatin basitçe gücün bir eseri olduğu sözlerini okuduğunuzda
vay halinize…
....
Matematikçiler ve fizikçiler, bilinmeyen
göndercilerden gelen daktilo edilmiş bu tarz mektuplar almaya alışıktır.
Lacan’ın grameri ve imlası böyle tezlerin çoğundan daha iyidir; ancak mantığı
için aynı şeyi söyleyemem. Açıkça söylemek gerekirse, Lacan bir
kaçıktır—kuşkusuz çok bilgili bir kaçık ama neticede kaçık.
...
Jacques Lacan, Julia Kristeva, Gilles Deleuze, Félix
Guattari ve Paul Virilio gibi virtüözlerinin bilge şarlatanlığının yanında
muazzam ölçüde adi kalır
İddia ettiğim şey daha ziyade, postmodernizmin (çoğu
felsefi düşünce gibi) kendine has bir politik rengi olmadığı ve çok çeşitli
amaçlar için kullanılabileceğidir. Özellikle, postmodernizmin evrenselliğe ve
nesnelliğe saldırısı ve “yerel bilgileri” savunması, bilhassa her türden
milliyetçi ideolojilerle tamamen uyumludur. Çağdaş postmodernistlerin çoğu,
yoksulların ve ezilmişlerin akıbetiyle samimi olarak ilgilenen ve politik
olarak ilerici entelektüellerdir. Fakat fikirler, yaratıcılarının niyetlerinden
kaçmanın bir yolunu bulur.
.....
Sahte bilimi harekete geçiren ve postmodernizmin
teşvik ettiği güçlü psikolojik motivasyonlar da vardır. Francis Bacon’ın dört
yüz yıl önce fark ettiği gibi, “insan, doğru olmasını istediği şeye inanmayı
tercih eder.” Diğer yandan mantık ve deneysel bilim, insan özgürlüğüne ya da en
azından özgürlükle ilgili fantezilerimize müdahale eder: Evrenin, bizim
arzularımızla uyumlu olduğu ya da olmadığı ortaya çıkabilir. Gerçekte,
çocukluktan yetişkinliğe geçişin bir yönü de, hoşumuza giden ancak yanlış olan
inançlarımızdan (örn, Noel Baba) vazgeçmeyi öğrenmek ve daha genelde,
arzularımızı ve gerçeği ayırt etmektir. Fakat bu, zor bir süreçtir ve
bilimciler de dahil hiçbirimiz bunu tam olarak başaramayız.
Kerem Cankoçak
* Almancadan İngilizceye geçmiş
bir kelime. Bir başkasının zarar görmesine sevinme anlamına geliyor. (Ç.N.)
